Şuanda 32 konuk çevrimiçi
Üyeler : 1
İçerik : 2324
İçerik Tıklama Görünümü : 116681
JoomlaWatch Stats 1.2.7 by Matej Koval

Countries

64.7% 
31.3% 
2.9% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0% 
0% 

Visitors

Bu Gun  669
Dun  697
Bu Hafta  2026
Gecen Hafta  2126
Bu Ay  3309
Toplam  4595


Yazdır ePosta

Fethullah Gülen - 3

 

Saidi Nursi isimli kitabın 395. sayfasında 3. Eğitim Tümeni'ndeki caminin temel atma töreninin fotoğrafları yeralır... 27 Mayıs İhtilali üzerine ileri geri konuşan gafiller Türkiye'nin nasıl bir uçurumdan döndüğünü bu ibret belgesinden bir defa daha görmeli...

Saidi Nursi'nin azgınlıkları ve adeta devlet üstü gücü Türk halkını tahrik ediyor, DP iktidarı gün geçtikçe zayıflayarak seçmen desteğini kaybediyordu. Çoğu DP il başkanları da Menderes'i eleştirerek bu meczuba fazla itibar ettiğinden şikayet ediyorlardı.

Bu arada Saidi Nursi son sürat faaliyetlerine devam ediyor, 19 Aralık 1959'da binlerce Konyalının sokaklara dökülüp karşıladığı bir atmosferde Konya'ya muzaffer komutan edasıyla giriyordu.Binlerce insan caddelere dökülmüştü... Said, arkasına taktığı kala­balıkla Mevlana türbesine gelip orada nutuklar atmaya devam etti.

Ama, artık ne Ordu'nun ne de Türk Milleti'nin sabredecek hali

kalmamıştı. Bir cahil soytarı adeta halkın egemenliğiyle, Cumhuriyet'le, Türk soyunun onuruyla alay ediyordu.

1 Ocak 1960 günü Saidi Nursi ve yandaşları İstanbul'a adeta çıkarma yaparlar. Said, 5 Ocak'ta Ankara'ya gelerek kaldığı otelde Amerikan Time dergisinin muhabirini kabul eder ve röportaj yapar. Saidi Nursi 20 Ocak 1960 günü de İsparta'ya gelir. Ama ağır has­tadır. Öleceğini hisseder... Saidi Nursi kitabının 407. sayfasında yer alan ve Mirza Muhammed Bab'ın da müritlerine söylediği gibi; düşmanın canı malı çoluk çocuğa helaldir fetvasını aynen tekrarlar:

Harici tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çolukçocuğu ganimet yerine geçer.

İşte munis gözüken, hoşgörü ve barış kelimesini ağzından düşürmeyen Nurcuların gerçek yüzü bu... 103 sene evvel Muhammed Bab jran'da müritlerine neler söylemişse, Saidi Nursi de aynını söylüyordu...

Saidi Nursi'nin 23 Mart 1960'daki vefatını ve cenazesini Bahai dinine göre toprağa değil mermer bir lahitin içine konulduğundan önceki bölümlerde söz etmiştim... Zaten o mermer lahitin resmi de mevcut... Merak ettiğim nokta şu: Saidi Nursi'nin ölümüne kadar kandırdığı Nurcu talebelerin içinde mühendisdoktoravukat hatta profesörler var. Aslı Bahai olan bu adamın peşinden bilinçli olarak mı gittiler? Risalei Nufu ve bu Bahainin saçma vaazlarını hiç mi akıl süzgecinden geçirmediler?

Bu konuda hiç mi çalışma yapmadılar? Dünya görüşü olarak benimsedikleri bu İslamdışı inancı hiç araştırma gereği duymadılar mı? Yıllarca, "İslamiyet'e hizmet ediyorum" diye bir din düşmanı­nın peşinden gittikten sonra bilmeden ihanet ettikleri Kuran ve İs­lam dininin peygamberi Hz. Muhammed ile mahşerde nasıl yüzleşecekler?

Bu kitabı okudukları zaman, bilmeden düşürüldükleri küfür girdabı yüzünden tir tir titremeyecekler mi?

Nurculara daha söyleyecek çok sözüm var. İçlerinde kişiliğini tanıdığım yakınlarım da var. Kesin kanaatim, büyük bir çoğunluğu­nun bilmeden yanlış yola gittikleri... Onlar için dileğim, tövbe edip yeniden Allah'ın keremine sığınmaları...

Peki, ya bu devletin bütçesinden en büyük payı alan Diyanet İşleri Başkanlığı'na ne demeli? Cumhuriyet'in 76 yıllık Diyanet müessesesinde nasıl olur da şimdiye kadar ilahiyatçı profesörlerden oluşan bir bilim kurulu meydana getirip Nurculuk mercek altına alınmadı? Tabi ki bu konu sayın M. Nuri Yılmaz'ın kusuru değil. Kendisi Türk devletine layık bir din adamıdır. Ancak bu saatten sonra yapması gerekenler vardır. Büyük bir araştırma kurulu toplayıp devlet eliyle bu sinsi hareketin 200 milyonluk Türk dünyasını ele geçirme operasyonunu açığa çıkartıp, bertaraf edilmesine yardımcı olmalı...

Fethullah Gülen, Nevval Sevindi ile yaptığı röportajda, Bahai olduğunu farkında olmadan ağzından kaçırıyor:

1 Türkiye kendi İslam anlayışının yapısını, kurumlarını ve geçmişini öğrenip tartışmalıdır. Bu, islam'a evrensel bir hoşgörü imajı verecek yeni bir zemin de oluşturur.

2 Tesettür konusunun ana kaynağında bile bugün day­atılan katılıkta olmadığı anlaşıyor. Ayrıca gönül Müslümanlığının kılık kıyafete bağlı olmadan yaşanmasına cevaz vermekte.

3 Cami mekanının form ve içerik olarak tartışılmasının zihinsel yararları kadar sosyal yaşama etkileri de olacaktır. Cami kadınlara, nikah, sanatsal etkinlik ve konferans gibi sosyal etkinliklere açılmalıdır.

Görüldüğü üzere aslında adam hiçbir şeyi saklamamış her şeyi açık açık ortaya koymuş. Ama her ne hikmetse, bu söylenenleri çözememişiz.

Birinci maddede anlattığı "dinde anlayış" ile Türk Milletinin lam'dan Bahailiğe adım adım kaydırılma politikası görülüyor.

İkinci maddede ise bunun ilk merhalelerinden Kuran'daki teset­tür emrinin ortadan kaldırılmasını,

Üçüncüsünde ise camilerin cemaat ruhunun ortadan kaldırılarak, işlevinin nasıl bitirileceğini tespit ediyoruz...

Zaten Fethullah konuşmalarında ışık evlerini evmabet olarak adlandırarak kendi Bahailiğini ilan etmiyor mu?

Yeşeren Düşünceler isimli kitabında Süleymaniye Camii'ni anlatırken bile (s. 3039) mecbur kalmadıkça cami kelimesini kullanmamış, ısrarla hep mabet kelimesini kullanmıştır. Ayrıca Prizma isimli kitabının 10. sayfasında da şöyle demektedir:

(...) Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri vardır. Yüreği pek, imanı çevik insanların yetiştiği kutsal mekanlardır. Öyle ki buralar öncelikle insanların insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir.

Bu yazdıklarına göre ışık evlerinde en fanatik örgüt evlerinde bile uygulanamayan ajitasyon ve robotlaştırma metodlarının uygu­landığı açıkça görülüyor.

Çağ ve Nesil isimli kitabının 182. sayfasında ise çok manalı bir sözü yer alıyor:

Evet, bu esaslar ve bunların taşıdığı ruh ve anlam üstü kapalı olarak bile olsa toplumun ruhuna sindirilmelidir..." Kastedilen, hiçbirimizin asla kabullenemeyeceği din değiştirme hadisesi değil mi? Onun için de gözleri korkak ve ihtiyatlı bakıyor... Çünlü suçu çok hem de çok ağır... Yüklendiği misyonun sonunda ise bedbaht olmak, rezil ve zelil olmak da var... "Biz şimdi emarelerin aydınlığında yıl­lardan beri hülyalarıyla yaşadığımız Fatih neslin bir kördüğümle kılıç çalacağı günün rüyalarını görmeye başladık." (Çağ ve Nesil A, s. 9)

Fethullah, Mirza Muhammed Bab'ın, Kürretü'l Ayn'ın intikamını alacağı günleri, Bahaullah'm dediği gibi dünyayı ele geçirip sınırları kaldırıp İngilizce'yi tek dil yapacakları, dinleri bir­leştirip bütün insanları Bahai yapacakları günlerin hayalini görme başlamış gibi Bediüzzaman gibi bir kısım İslam alimleri onun şahidi ola­bileceği gibi bir şahsi manevi şeklinde olabileceğini söylemişlerdir. Bu, Hıristiyanlık zamanla safileşecek İslami esasları kabul edecek ve insanlık İslam'a dehalet edecek anlamına gelir.

Hasılı Mesihiyat ruhunun evvela bizler tarafından temsil edilmesi şarttır. (Fasıldan Fasıla3 s. 5152)

Fethullah burada yakında gelecek mesihin daha evvelden mehdi kabul ettiği Saidi Nursi tarafından müjdelendiği ve gelen mesih'in davetiyle Hıristiyanların İslamiyeti kabul edeceğini anlatırmış gibi olsa da Hıristiyanlığın zamanla safileşeceğini değil, Hıristiyanların ve Müslümanların Bahai dini ile birleşeceğini hayal ediyor:

(...) İşte aynen öyle... Şimdilerde bir millet yeniden doğu­yor. Elbette ki bunun da kendilerine göre sancıları olacak... Evet gerek doğum öncesi gerekse doğum esnasında elbette bir kısım çileler, ızdıraplar söz konusu olacaktır ve olmak­tadır da. (Fasıldan Fasıla3, s.70)

Bahailerin yeniden diriliş olarak sembolize ettikleri dönem, ran'da aldıkları darbe ve sonraki sürgün döneminden çıkıp güçlenip Bahailiği kabul ettirme sürecidir. Millet kelimesi daha evvel de söylediğimiz gibi Farsça kökenli Bahai lugatına ait bir kelime. Bahailiğe inanan kimselere millet adı verilir. Bu kelime edebiyatımıza ve dilimize Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde girerek, Bahailiğin etkisiyle yerleşti... Fethullah'ın kastettiği millet kavramı Bahailer'e inananları sembolize eder.

Lider, Ağrı dağı kadar mehabeti, Lut Gölü kadar da haşyeti vicdanında duyabilen gariplikler halitası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehabet noktasında bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder. Hayret ve hayranlıkla ürperirler. Onu ötelerde irtibatı ihlas ve samimiyeti ile tanıma fırsatını bulanlar ise ruhanilerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve kendilerinden geçerler.

Yıllar ve yıllar var ki, düşkünler diyarı şu mübarek ülke, taşıyla toprağıyla, canlısıyla cansızıyla, mümini ile kafiri ile hasretle inledi ve böyle bir liderin yolunu gözledi.

Fethullah, liderlik ve mehdiyet kavramlarını burada aynı kefeye koyuyor kendisini mehdi ilan ediyor. 9 Şubat 1998 tarihinde Papa'ya yazdığı mektupta da ilginç ifadeleri yer alıyor:

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlaşmanın büyük oranda azalmasını sağlar. Müslüman dünyası İslam'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır.

Bu kelimeler, İslam'ı temsilen tahrip edilmiş din suçlamasını da beraberinde getiriyor. Yani İslam'ın özünün bozulduğunu hem de Müslümanların eliyle yanlışa sürüklendiğini, bunun da sorumlusu­nun Müslümanlar olduğunu söyleyerek, semavi bir din olan İslamiyet üzerine karabulutlar düşürmeye çabalıyor... Bu şekilde kendini ve dinini aciz gösterme çabalarının sebebi, çalışmalarında Papa'nın en ufak iltifatlarına mazhar olup, okullar açtığı ülkelerde­ki Hıristiyanların Papa'nın ona karşı müsamahasından dolayı Bahai dinine yakınlaşmasını sağlamaktır...

Bunu sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanlarını gösterm­eye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz.

Türk Cumhuriyeti'nin düştüğü bu durum, Cumhurbaşkanlığı makamının düştüğü bu hali yalnız Mustafa Kemal'in kemiklerini sızlatmakla kalmayacak, çok yakın bir zamanda Fethullah'ın maskesi düşerek bütün marifetleri ortaya serilince ibret belgesi olarak tarih kitaplarında yerini alacak...

Bu, Fethullah'a göre yapılması gereken zorunlu bir hareketti... Zira, Bahai dininde peygamberliğini ilan etmeden evvel Bahaullah'ın yaptığı gibi mektuplarla dünya liderlerini dinlerine davet etme bir gelenek... Fethullah, dinler diyalogu adında bir kılıfla işte bunu yapmaya çalışıyor. Dinler diyalogu komiteleri kuran Fethullah, Harran'da düzenlediği sempozyumu dünyadaki, Bahai mahfillerinin desteğini alarak, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının katılımı ile gerçekleştiriyor. Böylece artık son aşama lan peygamberliğini ilan etme sürecine yaklaşıyor...

Zaviyenin kapısının arkasına sürgü sürülmüştü... O kapıları açmak, o kapılardan içeri girmek mümkün değildi.

Kitaplarında ve vaazlarında yerliyersiz her konuyu kapı kelime­sine dayandırması, yaptığı açıklamalarda hiç gereği yokken sık sık kapı kelimesini kullanması Bahailiğin kurucusu Muhammed Bab'ı (bab—kapı) yad etmesinden başka bir şey değil...

Konuşmaları dikkatle dinlendiği, kitapları özenle incelendiği zaman Bahailiğe ait bir çok şifrenin varlığı dehşetle görülüyor...

 
 

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?