Fethullah Gülen - 2
Ama artık çıkardığı isyanlar ve provakasyonlar sonucu devletin emniyet kuvvetlerinin sıkı bir şekilde takip ettiği Saidi Nursi Burdur'dan İsparta'nın Barla beldesine sürülür. Bu arada Saidi Nursi daha evvelden de temas ettiğimiz üzere Mirza Muhammed Bab'ın Kuran'a alternatif olarak uydurduğu kitap olan Kitabı Nur'un kopyasını Risalei Nur adıyla yazmaya başlar.
Barla'da kaldığı süre içerisinde çevredeki ilçe ve köylerdeki bütün insanları etkisi altına almayı başarır. Özellikle yazdığı risaleleri Allah emirleri gibi sekiz sene boyunca fakir köylülere yazdırtır. Hatta, İsparta'nın Bedre, İlema, İslamköy ve Atabey adlı köylerinde evden 78 yıl çıkmamacasına 23 bin kişi devamlı el yazılarıyla Risalei Nıtr'u gizlice çoğaltırlar... Sekiz senede 600 bin tane Risalei Nur nüshası gizlice yazılır ve bütün Türkiye'ye İsparta İslamköy'den dağıtılır. Saidi Nursi kitabının 340. sayfasında Nur Postacıları olarak adlandırılan bu teşkilat, Nurculuğun yayılmasına en büyük hizmeti veren grup olarak geçiyor.
Barla'da zorunlu ikamete tabi tutulan Saidi Nursi, Bahailer'in kısa yoldan ihtilal taktiğini uygulamaya koyarak 1929 yılından sonra, bölgedeki askeri birliklerin komutanlarına çengel atar.
Eğridir'de kıdemli yüzbaşı Hulusi Bey'i kendi Nurcu fikirleri ile kandırıp Fevzi Paşa ve Fahrettin Paşa gibi TSK'nin generallerine ulaşmaya çabalar... Binbaşı Asım Bey, Yüzbaşı Refet Bey ve muallim Galip bey gibi subayları etkisi altına alır.
Faaliyetleri devlet tarafından takip edilen Saidi Nursi rahat durmayıp propaganda yaptığı için hakkında 1934 yılında İsparta'ya götürülürken davalar açılır. 25 Nisan 1935'de idam talebiyle Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanır... 120 tane Nurcu ile beraber Eskişehir hapishanesine kapatılır. Ordudan yüzbaşı ve binbaşı rütbesinde birçok subay Saidi Nursi'nin kurbanı olarak Eskişehir Cezaevi'nde mahkum durumuna düşerler. Sonuçta Saidi Nursi 1936 yılında delil yetersizliğinden paçayı sıyırır ve Kastamonu'ya zorunlu ikametgaha gönderilir.
Buradaki yaşamının her dakikasını Müslümanları kandırmak ve Türk devletine isyana kalkışmakla geçirir. Kastamonu'da da aynı İsparta'da yaptığı gibi dindar halk kitlelerini etkisi altına almayı başarır. 1943 yılının 31 Ağustosuna kadar orada kalır.
Doğudaki bir ayaklanma neticesi sürülerek Kastamonu'da vefat
eden Kürdoğlıt namıyla ünlü şeyhin torunu Bülent Ecevit'in ailesi 'e, o dönemin Kastamonu sürgünleri arasında yer almaktadır.
Tesadüfün bu kadarı bana göre çok fazla. Nurcu yapılanmanın öbeğinde iki aileden, biri Türkiye'nin kuzeyinde, biri Türkiye'nin üneyinde oturuyor. Biri cumhurbaşkanı, diğeri başbakan oluyor, lem de, sağsol kavgasına sebep olup Türkiye'yi 12 Eylül'e getirmişken, üzerlerinden bir ihtilal geçmişken... Artık tarih oldular enirken...
Nasıl olup da, Türkiye'nin zirvesine oturabiliyorlar?
Bu olayı Nurcuların kendilerine destek olanlara vefası olarak mı adlandıralım, yoksa dünya Bahailerinin dayanışması olarak mı?
Bence şöyle düşünmeliyiz: Türk devleti korkunç bir istila areketi ile karşı karşıya. Bütün Cumhuriyet vatandaşlarının, Mustafa Kemal gençliğinin, Cumhuriyet öğretmenlerinin,Türk devrimcilerinin, Türk aydınlarının, Türk işçilerinin, Cumhuriyet memurlarının. Türk subaylarının silkinip kenetlenme zamanı. Karşımızdaki düşman "Öcalan'a rahmet okutacak" kadar tehlikeli ve sinsi...
31 Ağustos 1943 günü Saidi Nursi'nin tekke haline getirdiği Kastamonu'nun araba pazarındaki evi polis tarafından basılır. Meczubun evinde arama yapılır ve tevkif edilir. Ardından nkara'ya gönderilir...
Kastamonu'da da 126 kişiden oluşan Nur talebeleri Saidi Nursi'nin kurbanı olur. Tevkif edilirler. Meczup, Denizli hapishanesine sürülür. Fakat hapishanede de rahat durmaz. Haince çalışmalarına 1944 yılı Haziran ayına kadar devam eder. Tahliye . lunca Denizli'deki Şehir Oteli'nde 2 ay kalır. Mürid kazanmaya, af ve mütaasıp Anadolu Türkleri'ni kandırmaya devam eder. Buradan da Emirdağ'a geçerek faaliyetleri için yeni karargah yeri olarak kullanmaya başlar...
Saidi Nursi'nin hayatını anlatan kitabın 346. sayfasında çok
önemli bir ibret hadisesi göze çarpar. Bu bölüm Gizli Takipler adını taşıyor:
1947 senesinin son ayında Afyon'dan Emirdağ'a elektrik teknisyeni kıyafetine bürünen Komiser Abdurrahman Akgül, Hasan Kuşaksız ve Salih Çakırtaş isimlerindeki üç sivil polis memuru gelir. Bunların polis olduğunu ve Bediüzzaman'ı takip edeceklerini Emirdağ'da yalnız iki kişi bilmektedir. Bunlar da Emirdağ kaymakamı ile jandarma kumandanıdır. Bu üç polis Saidi Nursi'nin evinin civarında dolaşarak devamlı gözaltında tutarlar. Bir ara evin karşısındaki kahvede oturarak kağıt oynamaya başlarlar.
Bu sırada Bediüzzaman, Ceylan Çalışkan adındaki talebesini göndererek onları evine davet eder. "Sizi Bediüzzaman evine davet ediyor" diyen Ceylan Çalışkan'a polisler şaşkın şaşkın bakarlar. "Kim bu Bediüzzaman" diye sorarlar. Ceylan Çalışkan da: "Karşıdaki ev Bediüzzaman Saidi Nursi'ye aittir. Kendisi sizi davet ediyor. Sizinle görüşecek" der. Bunun üzerine komiser "peki" diyerek polis Hasan Kuşaksız'ı gönderir. Daveti kabul ederek gelen memur, kendilerinin elektrik teknisyeni olduklarını söyler."
Bakınız olayın vehamet boyutuna... Cahil Said, daha 1947'erde devletin içinde örgütlenerek, devletin istihbarı takiplerini bile anında haber alacak vaziyete gelmiş.
Günümüzde de, Fethullah Gülen'e hakkında soruşturma yapılacağı zaman, devletin güvenlik kuvvetlerine mensup bir takım insanların bilgi sızdırdığını biliyoruz.
Devletin güvenlik kuvvetlerini ve kilit noktalarını ele geçirme ve Ordu'ya sızma teşebbüsleri Saidi Nursi'den Fethullah'a miras kalmış şeytani taktikler değil mi?
Afyon Emirdağ'ı da karıştıran Saidi Nursi 23 Ocak 1948'de müritleri ile beraber toplam 54 kişi tekrar tutuklanıp Afyon hapishanesine gönderilirler. Sorgucular, daha önce anlattığımız takip olayındaki sivil polisleri nasıl tespit ettiğini, devlet kademesinden ona kimlerin bilgi sızdırdığını sorarlar. Cevap ilginçtir. Gecerüyasında gördüğünü söyler.
Yaklaşık 20 ay Afyon hapishanesinde kalır. Daha evvel Abdülhamit O'nu tutuklattığı zaman yaptığı gibi devletin onu zehirlediğini iddia eder. Devlete her fırsatta iftira atar.
Bu olaylar Cumhuriyet Türkiye'sine öyle büyük zararlar vermiştir ki Kuvayı Milliye ruhunun Cumhuriyet çocukları bunların tiksindirici taktikleri yüzünden bütün dindarlara şüphe ile bakmaya başladılar.
Diğer taraftan İslam'ın bayraktarı, İslam'ın en temiz şeklini tatbik eden dindar Türk vatandaşları, gizli Bahai olan bu İngiliz casusunun kışkırtmaları sonucu kendi devletleri ile çatışır vaziyete geldiler. Eminim, kendilerinin kullanarak İslamiyet yerine, sapık Bahai dinine hizmet ettirildiklerini anlasalardı, Said'in boynunu onlar kopartırlardı. Said'in cesedini tıpkı Fazlullah gibi, Babek gibi, Mirza Muhammed Bab gibi yerlerde sürükler, İslam dinini tahrip etmeye çalışan bu din düşmanını tarihe ibret olacak şekilde cezalandırırlardı.
Türk soyunun en kutsal saydığı birinci değeri devleti, ikincisi ise hak dini İslam'dır. Sapık Bahailer, İslam'ın emirlerine kastederek, namazı kaldırmak, orucu 19 güne indirmek, bir kadının 9 erkekle evlilik yapması gibi cinnetlerini sinsice tezgahlayarak İslam'ın hükümlerini deforme etmeye çalışıyorlar...
Bahailer bu görüntüleri ile Türk dünyasını tehdit eden en büyük yıkıcı tehlike durumunda... Ve ne yazık ki, başta Milli Güvenlik Kurulu olmak üzere, Türk Ordusu, Emniyet teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatı, kısacası bütün halkımız bu korkunç tehlikeden şu ana kadar haberdar değiller.
İngiliz ajanı, dünya Bahai hareketinin Türkiye'deki çetebaşı Said, 14 Mayıs 1950'de DP'nin iktidara gelmesi ile bir anda rahatlamış, adeta fikren iktidara gelmişti. Saidi Nursi'yi anlatan kitabın 363. sayfasında Celal Bayar'a çektiği telgrafında, Bayar'ı çok samimi ifadelerle tebrik eder. Altın çağını DP iktidarı zamanında yaşayan Saidi Nursi, 22 Şubat 1951 tarihinde Papa'ya bir mektup gönderir.
Okuyucular bu kitabın iç içe geçmiş halkalardan bir zincir oluşturduğunu teşhis edeceklerdir. Bahaullah, Edirne'de sürgünde bulunduğu zaman nasıl İngiltere Kralı'na, Papa'ya ve ABD Başkanı'na, dinine davet mektupları göndermişse, aynı zincirin halkası olan Saidi Nursi ve Fethullah da benzer yöntemi takip etmişlerdir.
Dün dinlerin birleştirilmesini, HıristiyanMüslümanMusevi bütün hükümdarları dinine davet eden Bahaullah'm misyonunu, Fethullah dinler diyalogu olarak daha siyasi taktikler kullanarak uygulamaya çalışmaktadır.
DP iktidara geldikten sonra, artık Risalei Nur resmi olarak basılıp dağıtılmaya başlandı. DP'nin desteğiyle Saidi Nursi hakkında açılmış bütün davalar tek tek düşürüldü. Said, artık çağrıldığı mahkemelere peşine taktığı 34 bin kişilik mürit gruplarıyla gidiyordu. Türkiye için "Küçük Amerika" olma süreci başlamıştı.
Türkiye NATO'ya girmiş, kendini tehdit eden komünist bloka karşı mecburen ABD'nin kanatlan altına sığınmıştı. Tabii Türkiye'de bunu değerlendirenler ve Türkiye'yi ABD'nin bir eyaleti haline getirmeye kalkanlar da vardı... Çünkü 50'li yıllar Bahailiğin İngiltere, Kanada ve Amerika'da yayılma yılı olmuştu. Özellikle ABD'de milyonlarca Hıristiyan ve Musevi Amerikalı dinlerini değiştirmek suretiyle Bahai olmuşlardı. 1957'de Bahailiğin lideri Şevki Rabbani'nin verdiği rakamlarla 14 bin tane Bahai merkezi ABD genelinde yayılıyordu. ABD'de 300'den fazla Bahai topluluğu kurulmuş, 1700 tane de Bahai evmabedi inşa edilmişti.
Dikkat ederseniz Bahailer önce bir ülkede iktidar oluyor daha sonra oradaki iktidar güçlerini kullanarak diğer ülkelere sıçrama yapıyorlar. Amerikan başkanlarından Lyndon Johnson National Association for the Advencement of Colored People adındaki Bahai topluluğunda yaptığı konuşmada aynen şöyle der:
Sizin amacınız Amerika'nın amacıdır. Sizin umudunuz, her yerde iyi niyetli kişilerin umududur. Her başlangıçta milletimiz nefretin yer almadığı, herkesin barış içinde olacağı özgürlük, terbiye ve anlayış içinde yaşanan bir dünyaya doğru hızla ilerlemektedir.
Bahailer ta o tarihten beri ABD'yi ordusu ve parlamentosu dahil bütün kurumlarıyla yönlendiriyor. İşte Nurculuğa ve Fethullah'a en büyük müttefiki Türkiye ile ters düşme pahasına ABD'nin verdiği desteğin nedeni bu...
Takvim yapraklan 1953 yılını gösterdiğinde Saidi Nursi, her gittiği şehirde DP il başkanları tarafından karşılanıyor, kalabalık heyetler halinde cemaatiyle gövde gösterisi yapıyordu.
Devlet içinde güçlenen Saidi Nursi, Samsun ve Ankara'da kendisini huzura isteyen mahkeme heyetini bile dikkate almayacak kadar devleti ele geçirmiş vaziyetteydi. 1953 senesinin baharında dönemin İstanbul valisi, belediye başkanı ve Adnan Menderes'in desteği ile Saidi Nursi Fatih'in İstanbul'u fethetmesinin 500. Yıldönümü merasimlerinde müritleri ile şov yapar.
Üç ay İstanbul'da çeşitli toplantılar yaptıktan ve cemaatinin gövde gösterisinden sonra İsparta'ya geçer... Isparta'daki eski karargahı Barla'yı da ziyaret eder. Türkiye Cumhuriyeti 24 Şubat 1955 tarihinde CENTO anlaşmasını imzalar... Bu anlaşmadan dolayı memnun olan meczup Said, Celal Bayar ve Adnan Menderes'e birer tebrik mektubu gönderir. (CENTO ittifakı İran, Pakistan ve Türkiye'yi kapsayan Bahailik inancı, yumuşak İslam projesi görüntüsü altında uluslararası bir projedir. Bu yüzden Saidi Kürdi minnet duygularını ifade etmek üzere harekete geçmiştir.) Mektupların metni kısaca Saidi Nursi kitabının 389. sayfasında yeralır...
Eminim, kuruluş amacı da ortadan kaldırılış amacı da belli olmayan CENTO ittifakı Bahailerin, dünya Bahailiği açısından önemli bir gelişim planı idi. Zira bu anlaşmaya imza atanlardan biri Pakistan lideri Kerimhan (kendisi bir Bahaidir) diğeri de İran Şahı (Onun da karısı Bahaidir) olması şüphelerimi doğrular mahiyette..
Zaten meczup Said, Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektupta ayner şöyle diyordu:
Kuran'ın bu zamanda bir mucizei maneviyesi olan Risalei Nur'un Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hatta aldığımız habere göre mahkemece tespit edilen miktarın üç misli Risalei Nur talebelerinin o havalide bulunmalarıdır.
Bu yazısından anlaşılacağı üzere Said yapılan uluslararası hazırlıktan haberdardır. CENTO ittifakı sayesinde Pakistan ve İran'da Mirza Muhammed Bab'ın yazdığı İslami saptırma amaçlı kitabı Kitabim Nur'u yani Saidi Nursi'nin verdiği adla; Risalei Nur\ orada yayacağı bir imkan bulmuştur. Pek tabi ki, bu iş ne Menderes'in ne de Saidi Nursi'nin boyutunda bir tezgah değildir. Bu dünya Bahailerinin lideri Şevki Rabbani'nin, (Kendisine s/r'lik payesi de verilmiştir) ABD ve İngiltere hükümetleriyle kurduğu I büyük bir tezgahtır.
1956 yılında önemli bir gelişme yaşanır ve Risalei Nur isimli Bahai kitabı Adnan Menderes'in talimatı, DP İsparta milletvekili Tahsin Tola'nın öncülüğü ve Diyanet İşleri Başkanı Sabri Hayırlıoğlu'nun olur vermesiyle devlet eliyle basılmaya başlanır.
Zaten Saidi Nursi her gittiği yerde Bahaullah'ın talimatları doğrultusunda müritlerini kesinlikle siyasete girmeme konusunda uyarırken bir yandan da oylarını DP'ye vermelerini telkin ediyordu.
O dönem Ordu'nun içine de akıl almayacak bir şekilde nüfuz etmişti... 12 Nisan 1957 tarihinde Isparta'daki Tugay Camii'nin temel atma töreninde askeri erkanla beraber yer alır. Hatta, Türk Ordusu'nun onca generali varken caminin temellerine Saidi Nursi mübarek (!) elleriyle harç koyar.