Fethullah Gülen - 1
1938 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesinde doğan Fethullah Gülen, şartlandırılmış bir aileye mensuptu. Aile, yeni doğan oğullarına Mirza Muhammed Bab'ın intikamını almak için intihar suikastı düzenleyen, Babi suikastçı Fethullah'ın ismini vermişti.
Küçük Fethullah, yıllarca ailesinin bu propagandasının etkisinde kaldı. İlk Arapça derslerini hafız olan babasından aldı. Her gün 10 sayfa Kur'an ezberleyerek Kur'an'ı bir sene içinde ezberledi... Çocukluk yılları Erzurum'da geçen Fethullah'ın hayatı, ailesinin onu Edirne'ye akrabaları Hüseyin Top Hoca'nın yanına göndermesiyle değişti. Edirne'deki Bahai cemaat, şarktan gelen bu delikanlıya yepyeni bir dünya açtı.
1863'ten 1865'e kadar Edirne'de kalan Bahaullah orada kalabalık bir cemaat edinmişti. Edirne'deki Bahai cemaati içerisinde yüksek seviyeli bürokratlar da olmak üzere genç Fethullah bir çok dostlar edindi. Sonra askerlik görevini yapmak üzere askere gitti.
Takvimler 1960'ı gösteriyordu...
Nurcular ile Bahailer için, 1960 kara bir yıldı... Fethullah'ın "üstadım" dediği, (Üstad kelimesi masonik bir tabirdir. Masonlarda çırak, kalfa ve üstad sınıfları vardır. Hiçbir Müslüman din adamı bir diğerine üstad diye hitap etmez zira bu Yahudiliğe ait bir terimdir. Bu misal cami imamlarının birbirine peder diye hitap etmelerine benzer.) Saidi Nursi, Urfa'da vefat eder. Yine Bahailerin Türkiye'deki en büyük koruyucularından biri olan Adnan Menderes tutuklanır ve Kemalist ruh yeniden azgınların başına cezalandırıcı olarak çöker.
Fethullah, hayatının bu döneminden söz ederken, askerlik boyunca hastalıklı bir nine gibi yataktan çıkmadığını anlatır. Anadolu'nun yiğit erleri atış talimi yaparak, dövüş sanatını iğrenerek askerlik görevlerini yaparken bizim Fethullah devamlı korku nöbetleri geçirip askerlik süresini alayların revir bölümünde sattaniye altında geçirir... Her gittiği birlikte hasta numarası yapıp nöbetten ve eğitimden kaytarmaya çalışır.
Askerliğini bitirir bitirmez tekrar Edirne'ye döner ve Bahai :emaati ile yeniden halvet olur. Kısa süren korku nöbetlerinden )nra AP'nin ve Demirel'in iktidarıyla Menderes'ten daha sağlam bir Nurcu başbakanın güvencesi altına girer. Kitabın başlarında anlattığımız gibi, Süleyman Demirel aileden bir nurcuydu. Üstelik babası ve kayınpederi Saidi Nursi'nin görüştüğü insanlardandı.
Küçük Dünyanı isimli kitabında Fethullah'ın üstadı Saidi Nursi'nin Bahai inancına göre gömüldüğü mermer lahiti kırıp ceselini çıkartıp kaybeden Cemal Tural Paşa'yla ilgili olarak şöyle der:
Bana, "Cemal Tural milliyetçi bir insan. Hiç olmazsa bir iki kelime ondan bahset de biz de bunu değerlendirelim." dediler.
Bir vaazımda, yumuşakça bu husustan bahsettim: "Tural Paşamız milliyetçi diyorlar. Türk askeri milliyetçi olmayacak da ne olacak? Allah milliyetçilere uzun ömür versin." Bu veya benzeri ifadeler kullandım. O gün telsiz arabasına binerken ayağımı boşluğa atmışım, römorkun üzerine düştüm ve kaburga kemiklerim kırıldı.
Üstadım dediği, mehdi olarak kabul ettiği kişiyi mezardan çıkartıp cesedini kaybeden kişiye karşı takındığı tavra bakın... Riyakarca Cemal Tural Paşa'yı övdüğü için kaburga kemiğinin kırıldığını nasıl takiyeci bir mantıkla anlatmasına bakın...
Fethullah Gülen kendisiyle röportaj yapan gazeteci Eyüp Çan'a ise şöyle diyor:
Gazetelere de yansıdı, odanızda büyük bir Osmanlı haritası vardı. Duyduğumuza göre 'ufkumu sınırlıyor bu harita' diyerek kaldırtmış ve yerine bir dünya haritası astırtmışsınız.
Burada Fethullah'ın verdiği mesaj şudur:
Bahaullah'ın insan topluluklarının birleştirilmesi ve dünya Bahailerinin birleşmesi hedefi.
Zaten ileride de göreceğimiz üzere Somali'de, Uganda'da, Avusturalya'da, Filipinler'de açtığı okullar kesinlikle oradaki Türklere ve İslam cemaatine yönelik değil. Irk ayrımı yapmadan Hıristiyan, Musevi, putperest ayırmadan bütün Bahai ailelerinin çocuklarına eğitim veriliyor. Tabi ki, ortak eğitim dili İngilizce.
Bakınız Bahaullah ne diyor:
Bu bir avuç dünya, bir vatandır. Önce vatan sevgisi imandandır diye buyrulmuştur. Tanrı bu zuhurda şöyle buyuruyor. Yalnız vatanını seven değil, dünyayı seven övünmelidir. Dünya sevgisi vatan sevgisini de kapsar. Sınırlar insanlar tarafından çizilmiştir. Bir önemi yoktur.
Fethullah röportajlarında ve anlatımlarda her zaman lideri Bahaullah'ın fikirleriyle parelellik arz eden ifadeleri kurnazca, Farsça ve Arapça kelimelerle perdeleyerek güya İslami mesajlar veriyormuş gibi, İslami cemaatlerden önce tesettürü, sonra beş vakit namazı, sonra da iman usullerini kaldırarak 200 milyonluk
Türk dünyasını kısım kısım Bahai yapmaya çalışıyor. Hatta bununla da yetinmiyor Balkanlar'a, Afrika'ya, Pasifik adalarına kadar dünya Bahailiğinin liderliğini yapıyor.
Nevval Sevindi ile yaptığı röportajnda T.C.'yi kastederek şöyle diyor:
Asırlarca bayraklaştırıp başımızda taşıdığımız bütün değerlerimizi bırakıp bir yamalı bohçaya sancak diye selam durmak entelijansiyamızın anlaşılması çok zor taraflarından biridir. Bütün eğrilerin doğru ve doğruların eğri gösterildiği çarpık bîr cemiyete her hakikati bir hayal, bir üsture görüyor... (Fetullah için vatansever diyenler acaba Türk sancağına yamalı bohça hakaretini yapan bir kişiyi daha ne kadar savunacaklar? STG)
Rejim açısından düşündüğümüzde, adamın yuvarlak laflarla rejimi yıkmaya yönelik her türlü telkini yaptığını görmekteyiz... Bahailer için Cumhuriyet rejimi kabul edilemez bir idare şeklidir. Zaten Saidi Nursi'nin geçmişte meşrutiyet mücadelesi yapması o dönemde Bahai cemaatinin (milletinin) hürriyet ocakları kurarak meşrutiyet mücadelesi yapmaları Bahailerin ulus devlete karşı açtıkları savaştan kaynaklanıyor... Çünkü Bahailerin peygamberi, ni kendini Allah olarak adlandıran Bahaullah sınırların kaldırılasını emrediyor.
Bahaullah'ın öğretilerinde:
Sen kendin hatalı olduğun müddetçe bir başkasının hatasını diline alma, savcı olmaya kalkma. Kötülüğe değil daima iyiliğe bakmak gerekir. Bir kimsenin on hatası ve bir iyi niyeti varsa bu on hatayı bırakıp iyi niyeti görüp onu övmek gerekir. (Dr. Neyir Özşuça, Bahai Dini, s.24)
Son Mehdi Bahaullah'ın takipçisi Fethullah, Nevval Sevindi ile aptığı röportajın 91. sayfasında şöyle diyor:
Esas şudur, başkalarının avukatı olmak, kendimizin savcısı olmak. İnsanın kendisini sorgulaması. İşte, azimetle amel etmek demek, böyle bir sorgulama, işin ağırını yaşama, ferden zoru seçme zora talip olma demektir" derken, Bahailik dininin liderlerlerinden Abdülbaha şöyle der: "Din ayrılığa sebep olursa bırakılması daha doğru olur. Çünkü ilaçtan maksat hastanın iyi edilmesidir. İlaç hastalığı artırırsa kullanılmaması daha doğrudur. Sevgi ve birlik getirmeyen bir din hakiki bir din değildir." (Bahai Dini, s. 12)
İslam toplumunun içine sokulmuş "Truva Atı" olan Fethullah bakın ne diyor:
Doktor hastaya ve hastanın durumuna göre ilaçlan değiştirir. Ve ilaçların dozajında da gerekli ayarlamalarda bulunur... İnsan da diğer insanlara karşı davranışlarını huylarını adet ve alışkanlıklarını ayarlama ve hesaplama durumundadır... (Dikkat edilirse Bahaullah gibi Fethullah da aynı jargonla seslenmektedir .İnanç ve insan ilişkisini ikisinin de ilaç ve hasta ilişkisi olarak kullanmaları tesadüf kabul edilemez. STG) (İnanan Gölgesinde 2 s. 20)
Fethullah Gülen'in Bahai inancına göre Mehdi ilan ettiği Saidi Nursi (Bahai inancına göre Fethullah ne kadar Saidi Nursi'nin Mehdiliğini vurgulamaya çalışırsa o kadar da kendisinin peygamberliğini, yani Mesih olduğunu ispatlamış oluyor.) Küçük Dünyam isimli kitabında Saidi Nursi ile ilgili anlatımında şu ifadeleri kullanıyor:
Bediüzzaman hazretleri, Muzaffer Arslan'a Şarkı bir dolaş gel demiş. O da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları oradaki tevillere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım ve onu görünce, işte aradığım insanları buldum dedim. Ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.
Burada, Fethullah Saidi Nursi'nin adamı Muzaffer Arslan'a sahabe diyerek peygamber yakını payesi veriyordu. Bu ifade ile de müritlerine Saidi Nursi'nin peygamberle eşdeğer bir mehdi olduğunu empoze ediyor... Halbuki, Kur'anı Kerim, Hz. Muhammed'in son peygamber olduğunu kesin hükme bağlıyor...
Kitabın önceki bölümünde İran'daki Babi ayaklanmasını, Babilerin Edirne'ye sürgüne gönderilmesini ve Babi hareketinin Türkiye'deki kolu olan Saidi Nursi ile ilgili bazı bilgileri anlatmıştık... Burada yine Saidi Nursi'ye dönmek istiyorum.
Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, akabinde Sevr faciası yaşanmış ve İstanbul işgal edilmişti. Saidi Nursi işgal günlerinin akabinde, İstanbul'da ortaya çıkar. Bu sırada Anadolu'da gerçek din adamları ve Anadolu'lu şeyhler Ankara'da Millet Meclisi'ni kurmaya çalışırlar. Bizim Said ise, güya işgal ordularının ve onların her tarafta yaygınlaştırdığı içki tüketimini protesto için 5 Mart 1920'de Hilali Ahzer Cemiyetinin kurulmasında yer alır. Yani, Yeşilay Demeğinin kuruluş çalışmalarıyla ilgilenir. Aslında bu tip cemiyetlerde görülmesinin sebebi Said Molla isimli İngiliz ajanıyla yaptığı gizli çalışmaları örtme çabasının bir parçası... Yine Anadolu Türkleri Maraş ve Antep'te Fransızlarla, Kars'ta ve Erzurum'da Ermenilerle, Ege'de ve Marmara'da Yunanlılarla vuruşurken sonradan kendini milis komutanı olarak adlandıran Said ne yapıyor acaba? Ocak 1921'de Müderrisler Cemiyeti isminde bir cemiyet kuruyor.
Cemiyetin umum müdürü İskilipli Muammet Atıf Efendi (Çorum ve İskilip'te Kuvayı Milliye'ye karşı ayaklanan ve Kuvayı Milliye kuvvetlerini arkadan vuran hain). Müderrisler Cemiyeti'nin kuruluş tüzüğü de çok ilginç. Kısaca cemiyetin kuruluş tüzüğünde bir kavmin yalnız cengaverliği yahut yalnız zihni veya ticari kabiliyeti mevcudiyetini temine kafi değil
Said, Bahaullah'ın devletlerin kaldırılması ve ırkların ve dinlerin birleştirilmesi ilkesine Anadolu insanı ölümkalım savaşı verirken bile hizmet ediyor. Bir de Nurcular bu sefil adamı Kuvayı Milliye kahramanı gibi göstermeye çalışıyorlar.
Bu derece alçalmış olan Nurcular bir de Saidi Nursi isimli kitabın 235. sayfasında güya M. Kemal Paşa'nın Ankara'ya davet ettiğini ve bu davete şöyle yanıt verdiğini anlatır:x
Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum siper arkasında mücadele etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum.
Şu yalancılığa, sahtekarlığa, şu Said'in sözde kahramanlığına bakın. Mustafa Kemal'in bunu davet ettiği zaten yalandır. Öyle kabul etsek bile Said'in Ankara'ya gitmek işine gelmez. Çünkü Said İngiliz ajanıdır ve görev yeri İstanbul'dur.
Bu arada işgal kuvvetleri Meclisi Mebusan üyelerini Malta'ya sürmüş, Kuvayı Milliye ve direniş yanlısı herkesi zindanlara doldurmaya başlamış. Said ise, böyle bir ortamda İstanbul'da sınırsız bir hareket serbestliğinde kitaplar neşrediyor, Hııiııvatı Sidde isimli eserini yayınlıyor. Kızıl Hicaz isimli kitabını kaleme alıyor. Talııvat (Talmut ve Bahai inancına dair bir kitaptır.) isimli eserine başlıyor. 1920 yılında da İngilizler'in himayesinde Hikmeîi Bediyye adlı kitabını neşrediyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın verildiği günlerde Said İstanbul'da İngilizlerin koruma ve kollaması altında sefahat içinde yaşamış... 1923 yılında Van'a gelir. Van'da Molla Hamit ve aşiret reislerini Batıda Yunan ve îngilizler'e karşı zafer kazanan M. Kemal'e karşı kışkırtmaya çalışır. Hatta Saidi Nursi isimli kitabının 249. sayfasında Erek dağında Kürt aşiret dağlarından Hamidiye Alayları komutanı Kör Hüseyin Paşa'yla M. Kemal'e karşı isyan çıkarma konusunda görüştüğü anlatılır.
Tabii burada Saidi Nursi'nin Hüseyin Paşa'yı isyandan caydırmak için telkin ettiği söylenirse de yalandır. Said başarısız olan her kışkırtmasından sonra bu şekilde kendini savunur. Tıpkı 31 Mart Ayaklanması'nı kışkırttığı gibi.
Saidi Nursi'yi Van'da kaldığı 1926 yılına kadar yine İngiliz gizli servisinin hizmetinde görürüz... Kürt Teali Cemiyeti Başkanı ve yakın adamı Nuri Paşa'yı İran sınırından Türkiye'ye sokar ve Kürt Celali aşiretinin reisi "Bıro Kesso" ile beraber Cumhuriyet tarihimize "Ağrı İsyanı" olarak geçen Kürt ayaklanmasını başlatır. Doğu Beyazıt Alayı basılır. Alay komutanı ve askerler esir edilir. Alay Sancağı ayaklar altında çiğnenir.
Saidi Nursi Van'daki çalışmalarını bir taraftan böylesine karanlık bir şekilde Ağrı İsyanı'nı örgütlemekle geçirirken, diğer yandan da Güneydoğu'da Şeyh Said'i ayaklandırır.
Bağımsızlığını yeni kazanmış mazlum Anadolu mehmetçiğinin kanları Sakarya'da, Kocatepe'de, İnönü'de nasıl aktıysa Ağrı ve Şeyh Said isyanlarında da aynı şekilde aktı... Said, Erek dağında bir manastırda ibadet eder gibi görünürken, Türkiye'nin Güneydoğu ve Doğusunu rahatlıkla kana bulayabilmişti. Bu rahatlığını neye ya da kimlere borçluydu acaba?
Said'in o dönemki faaliyetlerini, tehlikeli çalışmalarını ve kendine güvenini yine Saidi Nursi kitabının 247. sayfasında buluruz:
Said bir gün Van'da Akdamar adasını kastederek; "Bu adada 10 sene kalarak 50 tane talebe yetiştirsem, o talebelerle bütün dünyayı ele geçiririm. Dünyayı fethedebilirim" diyordu...
1925 yılı Said'in kanlı tertipleriyle genç Türkiye Cumhuriyeti için isyanlar, kanlı ayaklanmalar yılı olmuştu. Provokatörajan, isyanlar kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra Doğudaki işinin bittiğini düşünecek ki, önce İstanbul'a hareket eder, orada kısa bir süre kaldıktan sonra Burdur'a gider.