Destek Mektupları
Demirel'in Fethullah Gülen'e yardımcı olması için yazmış olduğu ilginç mektuplar bulunuyor. Bunlara bir bakıma destek mektupları da diyebiliriz.
Bu mektupların ilkini Süleyman Demirel Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Sevardnadze'ye yazmış... Tarih, 21.09.1993...
Sayın Cumhurbaşkanı Aziz Kardeşim,
Bu mektup ile zatialilerine Türkiye'nin güzide eğitim kurumlarının tecrübeli yetkililerini takdim etmek istiyorum.
Söz konusu eğitim kurumları, uluslararası bilgi yarışmalarında Türkiye adına başarılı sonuçlar elde eden öğrencileri yetiştirmekle haklı bir gurur duymaktadırlar. Bu kurumların ülkenizde de faaliyete geçtiklerini memnuniyetle öğrenmiş bulunuyorum.
Ülkelerimiz ve halklarımız arasında işbirliğinin eğitim alanında da gelişmesi, ilişkilerimizin bir bütün olarak her alanda dengeli ve kapsamlı şekilde ileriye götürülmesinde ve genç nesiller arasındaki anlayışın arttırılmasına olumlu yönde katkıda bulunacaktır.
Bu vesile ile saygı ve sevgilerimi yinelemek isterim.
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı
Eski Cumhurbaşkanı Demirel, 23 Kasım 1998 tarihinde de Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev'e bir mektup yazar. Bu mektup da ilginçtir:
Sayın Cumhurbaşkanı Aziz kardeşim.
Ülkelerimiz arasındaki tarihi ve manevi bağlan güçlendirmek amacıyla yürütülen çalışmaları memnuniyetle izlemekteyim.
Bu çerçevede, "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı" akraba halkların kaynaşmasına katkılarından dolayı çeşitli devlet başkanlarına "Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Kaynaşma Ödülü" tevcih etmeyi kararlaştırmıştır. Bu ödülü tarafıma takdim eden anılan vakfın genel sekreteri Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, aynı ödülü zatialilerine de takdim etmek istediklerini bildirmiştir.
Ülkelerimiz arasında daha sıcak ilişkiler kurulması yönünde faaliyet gösteren Genel Sekreter Prof. Tekalan ve vakfın diğer görevlilerinden her zamanki yakın ilgi ve desteğinizi esirgemeyeceğinizden eminim.
Bu vesile ile zatialilerine sağlık ve afiyet, kardeş Kazakistan halkına esenlikler dilerim..."
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı
Bu mektuplar Türkiye Cumhurbaşkanı'nın Fethullah'a kefil olup Türk Cumhuriyetlerde okullar açıp, İngilizce'yi Türk Cumhuriyetlerde resmi dil olarak kabul ettirme çalışmalarına destek için yazılıyordu... Çünkü Bahailer'in en büyük gayelerinden birisi de tek dil projesidir... Bu tek dil de İngilizce'dir.
Fethullahçıların tek dil projesinin ilk meyvesi 1999'un son günlerinde Yakutistan Cumhuriyeti'nde alındı... Yakut Türkleri ana dilleri Türkçe'yi terk edip İngilizce'yi resmi dil olarak kabul ediyorlardı... Bir milyon nüfuslu bir cumhuriyet olan Yakutistan'da, Fethullah bir üniversite, beş tane de kolej açarak Bahailik hizmetinde neler yapabileceğini göstermişti...
Fethullah'ın Afrika'da ya da Avusturalya'da neden okul açtığını anlayabiliriz. Dünya üzerinde yüzlerce okul açmasının sebebi Bahaullah'ın (Bahailiğin kurucusu) koyduğu hedef olmalı... Peki bu misyona devlet adına referans mektubu yazanların yaptıklarını ne diye adlandıracağız? Suç ortaklığı mı diyeceğiz? Yoksa siyasilerin gaflet ve delaleti mi diyeceğiz? Üçüncüsünü demeye dilimiz varmıyor. Çünkü, o zaman ihanet olarak adlandırmak durumunda kalırım.
Şu anda elimde Gazeteci ve Yazarlar Vakfı'nın bastırdığı Kozadan Kelebeğe isimli kitap bulunuyor... Bu kitapta kısaca Fethullah Gülen'in hayatı, Fethullah Gülen'le gidip görüşen gazeteci ve aydınlarla yapılan röportajlar yer alıyor... Bu sıradan bir kitap ve taktik değil... Yani Türkiye'nin tanınmış 5060 yazarı ile bu röportajlar neden yapılmış acaba?
Bunu Abdülbaki Gölpınarlı'nın Mezhepler ve Tarikatlar isimli kitabının Bahailik ile ilgili kısımlarında buluyoruz. Bu taktik, Bahailik propaganda taktiklerinin en başında yer alıyor... Toplumca tanınmış futbolcu, sanatçı, gazeteci ve aydınları kendilerindenmiş gibi gösterme gayreti Bahailerin vazgeçemediği taktiklerinin başında geliyor... Bu kitap da bu maksatla hazırlanmış... Burada Altemur Kılıç gibi Türkçüleri, Toktamış Ateş gibi Kemalistleri bile kendilerinden gösterme çabalarını dehşetle ve ibretle tespit ediyoruz...
Hürriyetsin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, bir zamanların hızlı devrimcisi olmasına rağmen bir çok devrimci gibi dolar mabedine üye olup, İkinci Cumhuriyetçi oluyordu... Tabii ki ABD'nin Türkiye'de büyük bir ihtimamla beslediği Fethullahçı örgüte; elindeki medya gücünü kullanarak destek olmak istemiş olabilir.
Ocak 1995'de Ertuğrul Özkök, küreselleşme ve Fethullah'ın okulları hakkında sorduğu "çanak" soruların arasında "size neden Fethullahçı deniyor" diye bir soru soruyordu. Cevap olarak Fethullah Gülen şöyle diyordu:
Belki bizi bir tarikat olarak algıladılar. Beni bir tarikat insanı konumunda mütalaa ettiler. (Halbuki Fethullah'ın savunduğu yeni bir din ve kendisinin mesihlik iddiasıdır. Onu bir tarikatın veya cemaatin lideri veya şeyhi olmak hiçbir zaman tatmin etmez. STG). Hatta cemaat lideri falan dediler. Bundan da "Fethullahçı" sözü kadar rahatsız oluyorum. Aslında "çı"dan da, "cu"dan da rahatsız oluyorum. Çünkü bunlar, toplumu bölücü şeylerdir. Orduda "Fethullahçı subay" var mı? (İşte burada Fethullah'ın bir dert yanmasına şahit oluyoruz. İstemeyerek gerçek amacını itiraf ediyor. Sakladığı amacı, orduda örgütlenip ihtilal yapmak sureti ile laik kesim ve gerçek inanan Müslüman zümreyi silah zoru ile bastırıp, Bahailik sürecini başlatacak ihtilali yapmaktır. STG)
Toplam 18 sayfa olan Ertuğrul Özkök ile röportajında Fethullah'ın kendi ağzından, Bahailiğin gizli lideri olduğunun üç ayrı itirafları daha bulunuyor... Ancak bunlara ileriki bölümde, İran'daki din ayaklanmaları ve Bahailiğin tarihini anlattıktan sonra, "ispatlar" bölümünde yer vereceğim.
Kozadan Kelebeğe isimli kitabın 25. sayfasında Fethullah'ın ağzından ilginç bir ifade daha yer alıyor... Türkiye'deki AleviSünni gerginliğini malzeme yapan Hoca şöyle diyor:
Geçenlerde bir yerde, birisi bana haberini aldığı bir şeyi intikal ettirmişti. (Haberini aldığı şeyin provokasyon olduğunu ima ediyor.) Bunu selahiyetli birisine ilettim.
Kendini mütevazı bir vaiz olarak tanıtan şahsın, kendi ifadesiyle bir istihbarat ağı olduğu ve bu istihbarat ağını kullanarak devletin üst makamlarını yönlendirdiğini kendi ağzından öğreniyoruz.
Aleviliğe kesin çizgilerle düşmanlık besleyen Hoca Efendi'nin, 1995 yılında bu kadar güçlendiği göz önüne alınırsa, Sivas'taki olayların geriye dönük tekrardan soruşturulması gerekiyor. Provokasyonu yapan eller kadar planlayıcıları da beraber tespit edilmelidir.
Bu röportajda yine tespit ettiğimiz diğer bir nokta, Hoca'nın kitabın 28. sayfasında İran Fundamentalizmini en büyük tehlike ilan etmesiydi. İran Devrimi üzerine yaptığı eleştiriler aslında, kendisini şeriatçılığa karşı bir denge unsuru olarak gösterme çabalarından kaynaklanıyor... Aslında Hoca'nın İran'a karşı gizli kininin sebebi, İran Şahı'nın Türk Kaçar aşiretinin reisi, İran sarayında Farsçayı yasaklayan Türkçe konuşan Nasrettin Şah'ın, Mirza Ali Muhammed'i kurşuna dizdirmesinden kaynaklanıyor...
Mirza Ali Muhammed Bab, Bahailiğin ilk kurucusu; Kaçar hanedanı ise, sapık Bahaileri İran'dan süren, İran'ı asırlarca yönetmiş asil bir Türk boyu...
Kozadan Kelebeğe kitabının 31. sayfasında Sabah gazetesinde Nuriye Akman isimli gazeteci ile yaptığı röportajında siyasete karışmadığını iddia eden mütevazı vaiz'e Akman soruyor:
"Siz, Çiller'e devlet adına sahip çıktınız?"
Hoca da cevap veriyor.
İktidarları, ne olursa olsun desteklemek gibi bir tavrım olamaz. Fakat demokratik yapı içinde iktidarların nasıl gelip, nasıl gittiği bellidir. İcraatını beğenmediğiniz iktidarlar için bu yola başvurur ve 'siz bu topluma göre baş değilsiniz' dersiniz. Demokratik sistemlerde halkın seçtiği insanlar için bu, her zaman söz konusudur. Şimdi böyle bir yol, varsa ki vardır, onu kullanmak lazım.
Görüldüğü üzere Fethullah Hoca için demokrasi "Bahai devlet anlayışına" geçiş sürecinde sadece kullanılacak bir araçtır.
Bakınız, siyasetle uğraşmayan vaizin kullandığı kelimelere... Daha 1995'lerde devlet adına konuşan ve devleti ele geçirdiğinden emin bir Fethullah portresi görülmüyor mu? Acaba 2000 yılında hangi güce ulaşmıştır diye düşünmemiz gerekmiyor mu?
Kitabın 35. sayfasında, İzmirBornova'da verdiği bir vaazdan sora İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 6 sene boyunca takibe alındığı dert yanarak anlatılır. Bornova Camisi'ndeki vaazında Hoca; "Allah'ın iki çeşit kitabı vardır." dediğini söylüyor. "Biri Ayeti Tekviniye, diğeri de Allah'ın kelam sıfatından gelen Kuran'ı Kerim'dir." diyor ve bu vaazının Şeriatçılık olarak yorumlanmasından dert yanıyordu... Oysa, Fethullah'ın İslam ya da Şeriat ile ilgilenmiyor. Karşısındaki Nuriye Akman'in Tevrat'a sempatisi olacağını düşünmüş olmalı ki, inananların Kur'an ve Tekvin'den (Tevrat) oluşan iki kitabı olduğunu öne sürebiliyor...
Hoca, bu sayede Türk basını içerisindeki Yahudi kökenlilerin desteğini alırken, sıkıyönetim komutanlığını abesle iştigal eden bir makam olarak ilan ediyor... En önemlisi ise, din adına konuşarak, bir kelimesi değişmeden günümüze kadar ulaşan, Allah'ın gönderdiği tek bozulmamış kitaba, ortak koşmasıydı...
Nuriye Akman'in sorduğu diğer bir çanak soru da hepinizi şaşırtacak:
Atatürk'e nasıl bakıyorsunuz? Sohbetlerinizde sık sık kulandığınız bir hatıranız var. Siz Trakya'da vazife yaparken, Gümülcüne'de bir Yunan, köpeğine Atatürk' ismini koyuyor. Bu size çok dokunuyor. 'Şöyle ya da böyle bu milletin başına gelmiş bir insandır. Memleketi idare etmiş. O Yunan'ı elime geçirsem. Ben bu mevzuda müdafi olurum. O'na hakaret benim milletime hakarettir.' diyorsunuz. Bu işi acaba bir Yunan'lı değil de bir Türk yapsa tepkiniz ne olurdu?
Fethullah, cevaben:
Belirttiğiniz sözlerimi aynen kabulleniyorum. Yani, devletin başına gelmiş bir insana hakaret ettirmem. Bunu kim yaparsa yapsın. Türk de yapsa Yunan da yapsa yakışıksız şeyler bunlar. Din de herhangi bir insanı yerin dibine batırma gibi bir vazife ve sorumluluk olmadığı gibi, sövmenin sevap olduğuna dair herhangi bir kitapta bir şey yoktur. Utbe ve Şeyhe'ye (Peygamberimize kötülük adına yapmadıklarını bırakmayan iki Mekkeli müşrik) sövülmesi karşısında Efendimiz şöyle buyuruyor 'Ölmüş gitmiş insanlara sövmeyin. Hayatta kalanları rencide eder.' Bu, benim için çok önemli bir prensiptir. Bir diğer Kur'an'i disiplin de şudur: Geçmişte kalan bu insanlar, kendi kazançlarıyla Allah'ın huzuruna gittiler. Onlar ne kazanmışlarsa, ne edinmişlerse onlara aittir. Siz size, kendi kazandığınız şeylerle Allah'a gideceksiniz. Bu disiplinler açısından geçmişi o ölçüde eleştirmek yakışıksız bir şey, Müslümanca bir üslup değil.
Bir kere Nuriye Akman sorusunda Atatürk için, "şöyle ya da böylebu milletin başına gelmiş bir insandır" diyerek Atatürk'ün sanki entrikalarla, haksız bir şekilde devletin başına gelmiş olduğunu söylemek istiyor. Fethullah da cevaben, "iki Mekke'li müşriki" örnek veriyor. Onlarla Atatürk'ü bir tutuyor. Bir de "ölmüş gitmiş insanlara sövülmeyeceğim" naklediyor. Atatürk'ü de Mekkeli müşriklerle kıyaslasa da, sövülmemesi gerektiğini söylüyor. Hoca sanki lütuf ediyor!
Hoca, kelime oyununu çok iyi bilen birisi. Röportajda kendisini Atatürk'e karşı değilmiş gibi gösterirken bir yandan da lügatini sonuna kadar kullanarak hakaret ediyor.
Zaten, üstad dediği Saidi Nursi'nin görüşlerini korkusuzca söylemesini tasvip etmediği biliniyor. Fethullah her zaman takiyyeyi en iyi uygulayan kişi oldu... Anlattığımız örnekte de görüldüğü gibi kelime oyunları ile takiyyenin en üst sınırına nasıl çıktığını bize gösteriyor...
Fethullah'ın "üstad" olarak nitelendirdiği Saidi Nursi propagandaya göre Fethullah'ı müjdeleyen mehdidir. Fethullah da bu hesaba göre, mesih'tir. Yani Peygamberdir.
Saidi Nursi'ye "üstad" hitabı ise yukarıda anlattığım ustaçırakkalfa silsilesini doğrulayan Masonik bir sıfattır. Müslüman bir din adamının takip ettiği "Mehdi"ye, "üstad" diye Yahudilere has bir hitapta bulunması kuşku verici değil mi?