Jandarma Genel Komutanlığının Raporu - 2
F) Cemaatte Hiyerarşik Yapı:
Cemaatin muazzam bir hiyerarşik yapısı vardır. Ve Türkiye'de askerden sonra en iyi teşkilatlanmış örgüttür.
1990'lara kadar ana cemaat birimi onların "dershane" veya "ışık evleri" dediği, öğrencilerin ve onların "abi"lerinin kaldığı evlerdir. Cemaatin "iyi" elemanları hep buralarda yetişmektedir.
Her "dershane" ve "ev" bir bölgeye bağlıdır.
Her ev hacmine göre 56 kişiden oluşur ve evlere Kimlerin dağıtılacağı "bölge imamları" tarafından belirlenir.
Ayrıca her evin bölge imamları tarafından tayin edilmiş bir imamı vardır. Ev imamları genellikle yaşça daha kıdemli insanlardır.
Evlerde hayat özetle şöyledir:
Evin birinci amacı "adam kazanmak" ve yeni kazanılan insanlara cemaat öğretisini empoze etmektir. Bu fonksiyonu yitiren evlerin kadrosu dağıtılır.
İkinci amaç, evde kalanların kendilerini cemaat öğretisi paralelinde devamlı yetiştirmeleri.
Üçüncü amaç da barınacak bir yer tedarik etmektir. Evin her türlü ihtiyacı cemaat tarafından karşılanır.
Her evin sorumlu olduğu özel misyonu vardır.
Ev sakinlerinin hizmet dışı sokakta dolaşması tasvip edilmez. Çünkü sokak günahlarla doludur.
G) Hedef Kurum ve Kuruluşlar:
Fethullah Gülen'e göre Askeriye, MülkiyeHukuk ve Eğitim, teşkilatlanılması gereken ilk üç kurumdur.
Üst düzey bürokratlarla sıkı ilişkiler kurmak "İçişleri ve polis teşkilatına" sızmak cemaatin vizyonu içindedir.
Spor dünyasını bile ihmal etmeyen cemaat, özellikle Galatasaray futbol kulübündeki aktiviteleri ile biliniyor. Bu küçük örnek cemaatin politika belirleyicilerinin vizyonlarının genişliği ve hedeflerinin derinliğini göstermektedir.
Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent gibi üniversitelerde örgütün fakülte düzeyinde yapılanması kuvvetli değildir. Fakat bu üniversitelerde asistan veya doktora çalışması yapan cemaat mensupları vardır.
YÖK ve MEB'nın 56 sene önce başlattığı proje ile yeni üniversitelerin kadro ihtiyacını karşılamak için yurt dışına binlerce öğrenci gönderilmiştir. Bir öğrencinin devlete maliyeti ise senede 40.000 Amerikan dolarıdır. Her fırsatı değerlendirmekte usta olan cemaat bu fırsatı da çok iyi kullanmıştır. Yurt dışına gönderilen bu öğrencilerin çoğunluğu bu cemaate mensuptur.
Özel üniversiteler bazında Fatih Üniversitesi onlarındır.
H) Gelir Kaynaklan ve Sermaye Girişimi:
Esnaflar üzerindeki örgütlenme özellikle 90Tı yıllarda artmıştır. Şu anda muazzam bir finansal güçleri vardır. 50 milyar dolara ulaşan İslami sermayenin yüzde 50'sinin Fethullah Gülen cemaatinin destekleyicilerine ait olduğu değerlendirilmektedir.
İlk zamanlarda esnaf teşkilatlandırılmamıştı. Bunların fonksiyonu cemaate parasal ve lojistik destek vermekti. Para toplama olayına "himmet" denir ve en büyük yardım da ramazan ayında toplanır. Cemaatin üst bir elemanı gelir, duygusal bir konuşma yapar ve insanlar bir sonraki ramazan ayına kadar verilmek üzere para veya mal taahhüt ederler.
Yeni bir strateji ile esnaf bir araya getirilmiş ve 1996 yılında İstanbul'da İŞHAD (İşhayatı Dayanışma Derneği) oluşturulmuştur. Bu dernek ile esnafın eğitimi ve bir araya gelmesi sağlanmıştır.
Türk cumhuriyetlerinin iş potansiyelinde en büyük pay onlarındır.
Anadolu kaplanları denilen yerli girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları destekler. Aralarında güçlü bir iş ortaklığı ve bilgi transferi vardır. Bu dayanışma dış ticarete yansımıştır.
İ) ibadet:
Evlerde namazlardan sonra sürekli ya "Nur Risaleleri" ile Fethullah Gülen'in kaleme aldığı kitaplar okunur ya da kasetler dinlenir veya izlenir. Sabah, akşam, yatsı namazları bunun için en uygun vakitlerdir.
J) Basm ve Yayın Faaliyetleri:
Medyanın öneminin farkında olan cemaat, bu konuda hem basın yayın elemanı yetişmesini teşvik etmekte, hem de finansman sağlamaktadır.
Zaman gazetesi, Samanyolu TV, Sızıntı, Yeni Ümit dergileri gibi 14 dergi, 25 radyo bu konudaki teşebbüslerindendir.
K) Cemaatin Geleceği:
Fethullah Gülen ve kurmaylarının bu konudaki niyetleri ve beyanatları hiçbir yerde bulunmamaktadır.
Siviller, Fethullahçıların sahip oldukları gerek siyasi gerekse finansal potansiyelinden dolayı, radikal İslam'ın alternatifi ve ılımlı İslam'ın temsilcisi olarak himaye etmektedirler.
Şu anda Türkiye'de Fethullahçılarla askerler arasında gizli bir satranç oynanıyor... Cemaatin askere bakışı bellidir. Askerliği her fırsatta övdükleri halde büyümeleri için önlerindeki tek engelin de askerlik kurumu olduğunun farkındalar.
Yakın geçmişte Refah Partisi ve yandaşlarının uğradığı akıbetten ders alarak, radikal davranmanın ne zararlar getirdiğini görmüş ve "hoşgörü" felsefesi ve politikasını cemaatin amblemi olarak lanse etmişlerdi. Bunun sonucunda da yapaylıktan hoşlanan kesimlerce desteklendiler... Ama bu kesimler örgütün diğer bütün dinci örgütlerden daha akıllı olduğunun ve "kritik güce ulaşana kadar bu hoşgörü maskesinin takıldığının" farkında değillerdi.
Jandarma ve Emniyet'in, bizim de yer verdiğimiz, yayınladığı ve ilgili birimlere gönderdiği raporlara, Nur cemaatini, Fethullah Gülen'i ve grubunu fazla derinlemesine incelemeden ele alan "kabaca etütlerdir" diyebiliriz...
Bu raporların belki de basma sızdırılan bu bölümlerinin dışında kamuoyunun bilmemesi gereken, sakıncalı kısımları bulunabilir... Rapor, güvenlik birimlerince ayıklanarak halkın Fethullahçı akıma karşı tedbirli davranmasına yardımcı olması için basma sızdırılmış olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri önceleri Saidi Nursi'nin, son 20 yıldır da Fethullah Gülen'in örtülü faaliyetleri ile karşı karşıya. Bana göre, bu raporlar Ozal, Evren ve Zeybek ürünü ABD'nin Türkçüleri pasifize etme operasyonunun devlet nezdinde çöpe atılması anlamına geliyor. Fethullah Gülen'in bayraktarlığını yaptığı sentezci İslam projesi 200 milyon nüfuslu Türk dünyasını tehdit eden bir tehlikedir. Jandarma ve Emniyet'in raporları sentezci İslam'ın (Ben Türkİslam sentezini "Sentezci İslam" olarak adlandırıyorum. Çünkü bu sentez Türkçülüğü eritmek, pasifize etmek amacıyla ileri sürülüyordu.) artık eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in açıkladığı gibi devlet politikası olmaktan çıktığını gösteriyor...
Türkiye Cumhuriyeti, artık şeyhlere, tarikatlara, sentezci İslam fikirlerine itibar etmeyecek. Atatürk'ün Göktürk devletine benzemesi dileği ile kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti Nurculara ve Fethullahçılara ordusu ile, milleti ile tavır aldı... Bundan sonraki gelişmeler ve bundan sonraki başarılar 28 Şubat'ta ben dahil bütün Türk milletini uykusundan uyandıran Metehan'm ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nindir.
28 Şubat günü ordu, ulusa yaklaşan tehlikeyi gösterip uyandırmasa idi belki bugün tarihin en kanlı din, mezhep çatışmalarına sürükleniyor olacaktık... Ülkemiz bölünecek, devletimiz zayıflayacak, kısacası Türk kanı akacaktı.
Milli Güvenlik Kurulu'nun asker üyeleri, ısrarla Fethullahçı tehlikeyi işaret ederken Başbakanımız Bülent Ecevit 2000 yılının Şubat ayında Davos'ta katıldığı "Dünya Ekonomik Forumu" toplantılarında 133 devlet ve hükümet başkanının bulunduğu kentte kürsüye çıkıp Fethullah Gülen ve okulları için uzun methiyeler diziyordu... Bülent Ecevit daha evvel de kendisi gibi ABD misyonerlik okulu Robert College talebesi "Raşhel" hanımla beraber Fethullah'ın okullarını ve vakıflarını bir çok kez ziyaret etmişti.
Hatta sayın Ecevit şöyle demiştir:
Fethullah Gülen ile üç kez görüştük. Hiç birinde siyasete değinmedik. Türkİslam tasavvufundan konuştuk. (ABD'nin okulu Roberi College mezunu Ecevit'in, ABD'nin ileri sürdüğü Türkİslam sentezine dönmesi hayret verici bir gelişme değildir). Halk erenlerinin yaşattığı Orta Asya'da Hoca Ahmet Yesevi'den kaynaklanıp, halk erenlerinin Anadolu'ya getirdiği bu topraklarda Mevlana, Yunus Emre ve Aşık Paşalar'ın şiirleriyle gelişen "hoşgörü" Allah korkusundan çok Allah sevgisine dayanan o sevgiyi insana da yansıtan tasavvufu görüştük. Gördüm ki bu tasavvuf kültürünü Fethullah Gülen özümsemiş. Felsefe, din ilişkilerini konuştuk (Yanlış anlaşılmasın Bülent Ecevit ne bir ilahiyatçıdır ne de felsefe alimi:.. Sadece Amerikan Koleji mezunudur. STG). Bu konularda çok açık düşünceli olduğunu gördüm. İran'daki köktendinci akıma kesinlikle karşı. Vehhabiliğe yani Suudi Arabistan anlayışına soğuk bakıyor. Ben bugünki gözlemlerim içinde Fethullah Gülen'i ve çevresindekileri rejim için kaygı verici bir durumda görmüyorum. Laiklik için bir tehdit oluşturdukları izlenimini almıyorum, bilimin de izah edemediği konular var. Din çok hassas bir konudur.
Bu şekilde Fethullah Gülen'i aleni savunan Ecevit için Şeyh Said'in torunu Kürtçülük suçundan cezaevinde yatan milletvekili Fırat, Radikal gazetesinde şunları söylüyordu:
Bülent Ecevit'in dedesinin mezarı Kastamonu'dadır. Zaten Bülent Ecevit'in dedesi laikliğe karşı çıktığı için doğudan Kastamonu'ya sürülen bir şeyhtir.
Demek ki Bülent Ecevit nasıl Fethullah'ın safında kesin çizgilerle yer alıyorsa, rahmetli dedesi de devletle ters düşmek pahasına Said Nursi'nin safında yer almıştı. İşte bu konuşmada gerçek mana budur.
Bülent Ecevit'in, Fethullah Gülen'i Aîv televizyonunda yer alan devleti ele geçirme taktiklerini yansıtan kasetleri yayımlandıktan sonra bile savunmaya çalışması kuşku vericidir. Hele 18 Haziran 1999 tarihinde televizyonlarda Fethullah'ın ağzından CHP'nin lideri İsmet İnönü'yü hedef alarak "Şef, Erzurum'da çarşaf giyen kadınları sokak ortasında astı" iddiasını bile kapatmaya çalışması kuşkuları doğruluyor...
Ecevit "Bu tür dinsel toplulukları laik demokratik rejimi yıkmak için uğraş verenlerle bir cepheye itmeyelim" diyerek her şeye rağmen siyasi kulislere Fethullah Gülen ve grubunu destekleme mesajı vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 30 Ocak 1925 tarihinde 672 sayılı kanun ile yasakladığı tarikatları meşrulaştırma çabaları bana göre Fethullah Gülen'e sosyal demokrat zihniyet içerisinden de çok büyük destekler geldiğini gösteriyor... Ama şaşırtıcı olan yalnızca bu değil, DSP Genel Başkanı'nın 18 Nisan seçimlerinde Meclis'e bazı Yahudi dönmelerini milletvekili olarak sokması ve bu isimlerin gazeteci Yalçın Küçük tarafından yayımlanması çok daha şaşırtıcı... Üstelik bu dönmelerin hiçbir ilahiyat bilgileri olmadığı halde Ya'sin Tefsiri yazmaya kalkmaları bunun bir İsrailiyat tezgahı olduğunu ortaya koymuyor mu?
Eski Cumhurbaşkanı Demirel ise en az Ecevit kadar Fethullah'a destek olan bir misyon üstleniyordu... 27 Mayıs İhtilali'nden sonra Kemalist doktrin maalesef oturtulamamış, yapılan ilk seçimlerde Adnan Menderes'in fikrinin devamı olan Adalet Partisi iktidara gelmişti. Böylece, Amerika'da ABD'nin verdiği bursla okuyan Süleyman Demirel Türkiye'nin başbakanı oluyordu... Barajlar kralı Demirel, Saidi Nursi'ye ve onun tarikatına övgüler düzüyordu...
Nurculuğun Ege'deki liderlerinden olan Mehmet Kutlular'ın Asya Yayınları'ndan çıkan "İslamDemokrasiLaiklik" konulu kitabında şöyle denmektedir:
Bediüzzaman Saidi Nursi, üzerinde çok tartışma yapılmış bir zattır. Birçok kimse kendisi hakkında peşin hükümlere sahip olmuşlardır.
Bediüzzaman Saidi Nursi, Kuran'ı ve Resulullah'ı kendisine rehber yapmış, inançlarından hiç taviz vermemiş bir şahsiyettir. Üstüne husumet çekmiştir. Fakat bu husumetten hiçbir zaman yılmamıştır. Eserleri ve kendisini takip eden Nur talebeleri, yüzlerce defa mahkemeye çıkarılmıştır. Türk Ceza Kanunlarına göre bunların hiç birisinde suç bulunmamıştır. Buna rağmen merhum takibe maruz kalmıştır. Kendi öz vatanında bir ilden bir ile sürgüne gönderilmiştir. Kimsenin önünde eğilmemiştir. Devirlerle hoş geçinmek gibi bir yola da sapmamıştır.
Merhum'un külliyatı benim kütüphanemde vardır. Bunların pek çoğunu okudum. Bu risaleler hakikatler ve öğütlerle doludur.
Bediüzzaman hazretlerinin Divanı Harbi Örfi kitabında çok güzel bir sözü var. Orada der ki; "Padişah peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse, halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa peygambere tabi olmayıp, zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar."
Devlet hadisesini bunun kadar güzel izah eden çok az şey vardır.
Son olarak sanıyorum; Asrı Saadetin Cumhur karakterini yine en güzel şekilde Bediüzzaman hazretleri ifade etmiş. Hülafai Rasid'in (dört halife) her biri hem halife, hem Reisi Cumhur idi. Sıddıkı Ekber (RA) hayatta iken cennetle müjdelenen on sahabeye ve Sahabei Kiram'a elbette Reisi Cumhur hükmünde idi. Fakat manası isim ve resim değil, belki hakikati, adaleti ve hürriyeti, şer'iyeyi taşıyan manayı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.
Saidi Nursi büyük alimdir. Büyük bir Kuran müfessiridir. Büyük bir alim değildir diyenin alnını karışlarım.
Bu sözleri söyleyen Yahya Demirel'in amcası, Cavit Çağlar'ın hamisi Süleyman Demirel'dir. Fakat bizim için hazmedilemeyecek tarafı, Fethullah'ın elinden ödül almış, Nurcu görüşü benimsemiş bir Cumhurbaşkanı olmasıdır.
Süleyman Demirel'in hem babası hem kayınpederi ki ikisi de uzaktan akrabadır. Saidi Kürdi Barla'da sürgün hayatı yaşarken gidip vaazlarına katılırlardı. Hatta Demirel'in ifadesiyle:
Merhumun nasihatları herkesi tesir altında bırakmıştır. Zaten, merhumun yaptığı iş kişiyi İslam'ın aydınlığına çağırmaktı. İslam'ın aydınlığına kişi eğer bilgili bir şekilde çağrılırsa onun tesiri altında kalmamak mümkün değildi. Tabii Bediüzzaman'ın lisanı fevkalade kuvvetlidir. Kudretlidir. Üslubu çok tesirlidir.
Merhum, kayınpederimin arabasına da binmişti. Buna karşılık olarak, bir kese metelik vermişti. Bu kese hâlâ durur.
Süleyman Demirel'in, ailesi ve kökleri ile beraber Saidi Nursi öğretileriyle yoğrulmuş bir lider olduğu bellidir. Türkiye'nin en yüksek makamı Cumhurbaşkanlığını 7 sene temsil etmiştir. Fethullahçılann ellerinden ödüller almıştır. Elimizde Süleyman Demirel'in Türki Cumhuriyetlerin Cumhurbaşkanlarına hitaben referans mektuplarının örnekleri bulunuyor... Peki, burada sormak istiyorum: Önümüzdeki günlerde Fethullah Gülen'in İslam dışı faaliyetleri, yabancı ülkeler adına Türk topraklarında planladığı ihtilalci yapılanma ortaya çıkarılırsa, Apo'nun yargılandığı madde olan 125. maddeden DGM önüne çıkarılırsa, Demirel'in bu dava içerisinde hissesi ne olacaktır? DGM savcıları yardımyatakhktan mı yoksa yasadışı örgüt üyeliğinden mi eski Cumhurbaşkanına dava açacaklar?
Ben, Yozgat Cezaevi'nde 30 m2 hücre içerisinde zor şartlarda Demirel ve Ecevit'in korkunç bir hedefe yürüyen bir örgütle bu kadar irtibatını meydana çıkartabiliyorsam, eminim Türk savcıları en az beş misli daha ciddi çalışmalar ortaya koyacaklardır. Anlayamadığım nokta şu: Yılların kurdu olan bu politikacılar bu konuda nasıl bu derece gözü kara davranabiliyorlar? Ya politikacılarımız adalete inançlarını yitirmişlerdir gelecekte kimsenin onlardan bunun hesabını soramayacağını zannediyorlar ya da ABD'nin muhteşem gücüne hayran politikacılarımız ABD'nin büyük destekler verdiği bu hareketi desteklemenin ileride başlarına iş açacağını düşünemiyorlar. Türk Devleti'ni yıkmaya yönelik bu örtülü akıma bilinçli destek verdikleri ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. Çünkü Atatürk'ün Nutuk'taki ifadesi ile "Buna hıyanet" derler. Sıradan vatandaşlar gibi, kandırılmış mürit kitlesi gibi siyasilerimizin kandırılacağını, oyuna getirildiğini kabul etmemiz halinde buna da Atatürk'ün deyimi ile "gaflet" derler.
Amacım bir iddianame ortaya koymak değil. Burada Fethullah'a tam destek veren, O'nunla yoldaş olan politikacıları sırayla yazmaya kalksam esas amacım olan Fethullah'ın maskesini düşürme misyonunu yerine getiremeyeceğim. Sadece Fethullah Gülen'in kasetleri ortaya çıktıktan sonra bile Ecevit ve Demirel O'nu nasıl kesin çizgilerle korudular... Bunu gözler önüne sermek istedim. Örneğin kasetler hakkında sorular soran gazetecilere Süleyman Demirel'in verdiği cevaplardan bir tanesini görelim:
(...) Bu olay bir fikir olayı mıdır, bir siyasi olay mıdır, bir din olayı mıdır bu zamana kadar kesin hatlarıyla ayırt edilmiş değildir tartışanlar tarafından. Yargısız infaz istemiyorum. Kasetler, yeni ortaya atılan iddialar karşısında tabi ki bu iddialara muhatap olanlar ne söyleyecek onları bilemiyoruz...
Ispartalı ilk defa böyle bir olaya şahit oluyordu. Nurcular hakkında hiçbir fikri yok numarası yapan Demirel Fethullah'tan ödül almamış mıydı? Kendi babası ve kayınpederinin Saidi Kürdi ile dostluğu olduğunu iftiharla açıklamamış mıydı?
Fethullahçı akımın Türk ulusuna verdiği zararları anlatan Ergün Poyraz'ın Fethullah uı Gerçek Yüzü adlı kitabı ve Emin Değer'in Bir Cumhuriyet Düşmanının Portresi isimli değerli çalışmalarını okudum. Yazdıkları her kelimenin altına ben de imza koyuyorum... Ancak, ben bu kitapta meselenin başka bir cephesini aydınlatmaya çalışacağım.
Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah'ın rejim düşmanlığı ya da ABD adına yüklendiği misyon değil... Ben O'nun İslamiyet'in içine sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı mıdır? Fethullah Bahailer'in gizli lideri midir? Amaç İslam dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis Müslüman kitlemizi Fethullah'tan nasıl koruyabiliriz? Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü olan Türkçü gençliğin Türkİslam sentezi adı altında kandırılmasının önüne geçme yollarının ortaya konmasıdır... Nurculuğun Türk milliyetçilerinin sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta Asya'da misyonerlik okulları açarak İngilizce'yi Orta Asya'da tek dil haline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek miyiz? Görüldüğü gibi konu kıymetli yazarlar Ergün Poyraz ve Emin Değer'in ortaya koyduklarından çok daha karanlık ve vahim gözüküyor...
Fethullah'ın birinci gayesi Türk devletini ele geçirmek, ikinci gayesi ise, geçmişin intikamını almak için İran'ı istila edip İran'la harbe girmektir... O, bu operasyonda Turancıları kullanmayı düşünüyor... Bütün Türk dünyasını ele geçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak sonra da gerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahailiğe geçiş sürecini başlatarak bütün dünya dinlerini Bahailik altında birleştirme sürecini başlatacaktır... Son merhalesi Fethullah'ın "mesih" ilan edilerek dünya peygamberliğine adım atmasıdır...
Kitabın ileriki bölümlerinde bu söylediklerimin tek tek ispatlarını ve kanıtlarını gözler önüne serdiğim zaman, kitabı okuyan herkes Fethullah'ın Adolf Hitler'den daha tehlikeli birisi olduğuna kanaat getirecekler.