Şuanda 29 konuk çevrimiçi
Üyeler : 1
İçerik : 2324
İçerik Tıklama Görünümü : 116692
JoomlaWatch Stats 1.2.7 by Matej Koval

Countries

64.7% 
31.3% 
2.9% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0% 
0% 

Visitors

Bu Gun  672
Dun  697
Bu Hafta  2029
Gecen Hafta  2126
Bu Ay  3312
Toplam  4598


Yazdır ePosta

M. ESEDin KURAN MESAJI - 4

 

Kanaatimizce Esed, Kur'an kıssalarındaki mucizevî olayları yorumlarken, Fazlu'r-Rahman'ın klasik İslâmî modernizmin Hint damarı olarak kategorize ettiği düşünce ekolün­den epeyce istifade etmiştir.

Esed'in, Batı karşısındaki mağlu­biyetten kurtulmanın yolunu yine Batı'da arayan ve bu çer­çevede moderniteyi mutlak bir veri olarak görüp ona ait olgu, değer ve kavramları İslâm'la meczeden, hatta bunla­rın en mükemmel şekliyle İslâm'da varolduğunu iddia et­meye kadar giden eklektik, sentezci ve konformist bir an­layıştan hareketle,

I) din ve bilimin verilerini birbiriyle uyumlu hâle getirme (pozitivizm);

II) Kur'an'ı aklın verileriyle yorumlama (rasyonalizm);

III) vahiy ile doğa yasalarını uzlaştırma (natüralizm) gayre­ti içine giren bu ekolün temsilcilerine(5) özgü Kur'an yorumla­rından ne kadar istifade ettiğini kestirme noktasında, Seyyid Ahmed Han'ın (ö. 1898) aynı konuyla ilgili görüşlerine göz atmanın yeterli birfikir vereceği kanaatindeyiz.  (6)  

 

_______________________________________________

(5) Kadir Canatan, "Gelenek, Din ve Modernite (Eğilimler ve Kökler)", Bilgi ve Hikmet, 1995, sayı 9, s. 36-37.

 

(6)  Ahmed Han, ilgili âyetin tefsirinde, "müfessirlerin tamamı bu olayı bir mucize gi­bi takdim etmişlerdir. Halbuki bu tabiat kanununa aykırıdır" demek suretiyle mu­cizenin imkanı konusunda olumsuz bir görüş benimsemiştir. Ona göre, eğer ta­biat kanununun aksine bir şey yapılmış olsaydı, denizin yarılması yerine sert bir zemin heline getirilmesi gerekirdi. Dolayısıyla, ortada hilafı fıtrat bir durum yoktur. Zaten Kur'an'ın lafızlarında da böyle bir durumun mevcudiyetine dair bir delil mevcut değildir. Buna göre, Hz. Musa'nın asasını (denize) vurması şeklinde yorum­lanan 'd-r-b' fiilini, yürümek, mesafe kat etmek şeklinde anlamak gerekir. Böyle­ce âyet, "Biz Musa'ya asası yardımıyla suyu çekilmiş veya açılmış olan denizde yü­rümesini vahyettik" gibi bir anlam kazanır. Şayet burada bir mucize varsa, o da Hz. Musa ve kavminin suların çekildiği bir sırada denizden geçmesi, Firavun ve askerleri geçerken ise suların kabararak onları yutmasıdır. Ahmed Han, bu yoru mun ardından Batlamyııs'un Fransa'da basılan kitabından tefsirine dercettiği Kızıldeniz haritası yardımıyla bölgeyi tarif eder ve denizin o dönemlerde şimdiki kadar derin ve kabarık olmadığına ve içinde otuz kadar ada barındırdığına ilişkin pakım deliller zikreder. Buna göre 11/.. Musa ve kavmi gece yarısı en uygun yol lan kullanarak şimdiki Süveyş Kanalının bulunduğu bölgenin üst tarafına gelmiş ve deniz çekilirken kayalıklarla deniz arasında kalan yerden karsıya geçmiştir (bk. Abdülhamit Birışık. Hinci Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri. İstanbul 2001. s. 337-338. Bu yorumun bir benzeri için ayrıca bk. Süleyman Ateş. Yüce Kuranın Çağdaş Tefsiri. İstanbul tiz.. 1. 163 -MA).

Diğer taraftan Esed'in kıssalarla ilgili bazı sembolik ve metaforik yorumlarının Ismâilî müelliflere ait eserlerdeki Bâtı­nî tevillerle büyük ölçüde benzeşmesi de gerçekten ilgi çeki­cidir. Örneğin, Hz. Yûnus un balık tarafından yutulması hadi­sesi (Saffal, 37/142), Esed'in mealinde manevî çöküntünün de­rin karanlığını tasvir eden bir sembolik ifade olarak izah edil­miştir. Aynı hadise, Bâtıniyye-Ismâiliyye'nin ünlü dâîlerinden Ebû Ya'kûb es-Sicistânî (ö. 393/1003 [?]) tarafından ise "ma­nevi irtifa kaybı" şeklinde yorumlanmıştır. (7)

Allah cehennem azabının tasvirinde nüzul coğrafyasın­da mevcut olan nesnelere atıfta bulunmuştur. Ancak Esed, "Giysileri katrandan olacak ve yüzlerini ateş bürüyecek" şek­linde çevirdiği İbrahim sûresi 14/50. âyetin gerçekte tama­men mecazî bir anlam içerdiğini iddia etmiş ve bu iddiayı Râ-zî'ye atfen şöyle temellenclirmiştir:

"Râzî'ye göre "katrandan (katirân) giysiler" ifadesiyle "ateş bürünmüş yüzler'1 ifadesi, Hesap GünüYıde günahkâr hları kaplayacak olan anlatılmaz acıları, yakıcı, dondurucu korkuları dile getiren mecazî ifadelerdir." (8)

_________________________________

 (7)  Bk. Ebû Ya'kûb İshak b. Ahmed es-Sicistânî, Kitâbu'I-lftihâr, nşr. Mustafa Ğâlib, yrut 1980, s. 108 109. Bu yorumun tasavvuf! versiyonu için bk. Muhyiddîn ıü'1 Arabî (Kâşânî?), TefsîrulKur'ânil-Kerîm, nşr. Mustafa Gâlib, Beyrut trz. II. 45 346.

(8)  Esed. a.g.e... s. 511 -512 65. not.

 

Ne var ki Razı, bu âyetin mecazî anlam içerdiğine iliş­kin bir iddiada bulunmamıştır. Kaldı ki onun sıkı bir Eş'arî ol­duğu dikkate alınacak olursa, böyle bir iddiayı savunmasının ihtimal dışı olduğu kendiliğinden anlaşılır. Râzî, ilgili âyetin tefsirinde, kendisinin de aralarında bulunduğu müfessirlerden naklettiğimiz bilgileri aynen aktardıktan sonra katranın siyah renkli, pis kokulu, yakıcı ve çok yanıcı bir madde oluşuna kı­yasla cehennemde dört ayrı gazabın mevcudiyetinden söz et­miştir. Bu münasebetle, "âhiretteki katran ile dünyadaki kat­ran arasındaki fark, dünyevî ateşle cehennem ateşi arasındaki fark gibidir" diyen Râzî son olarak şunları söylemiştir:

"Bana göre insan aklının âyetteki bu ifadeden çıkarımı (hazzu'1-akl min hazâ) şudur: Ruh, kutsî alemden ve yüceliğin in­san idrakini aşan boyutundan parlayıp ışık saçan bir cev­herdir. Beden adeta bu ruhun bir gömleği ve elbisesi gibi­dir. Nefsin (ruh) maruz kaldığı bütün acı ve kederler, sade­ce ve sadece bu bedenden ötürüdür. Bu yüzden bedenin ruha ilişip onu yakması söz konusudur. Nitekim şehvet, hırs ve öfke de ruh cevherine bedenden ötürü sirayet etmiştir. Bu beden katı, bulanık ve karanlık olduğu için, ruhun pa­rıltılarını ve ışığını gizlemiştir. Beden kokma ve kokuşma­nın da sebebidir. Bu yüzden beden katrandan gömleklere benzer." (9) 

Evet, Râzî gnostik telakkileri anımsatan bu yorumu ak­tarmış; ancak bunu tek ve nihai yorum olarak değil, salt akla mebni spekülatif bir yorum olarak takdim etmiştir. Şu halde, bu yorumdan hareketle ilgili âyetteki lafızların tamamen meta-forik ve sembolik bir anlam içerdiğini söylemek doğru olma­ dıdığı gibi, Eş'arî mezhebine mensup olan Râzî'ye de böyle bir isnatta bulunmak mümkün değildir.

 

_________________________

(9)  Râzî, Mefâtîhul-ğayiı XIX, 148.

  

Kaldı ki, Râzî'nin bu tür yorumları, Esed'in sık sık kendisine atıfta bulunduğu Reşid Rızâ tarafından, Kur'an'ın semantik yapısıyla bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştiri konusu yapılmıştır. (10) 

Allah Teâlâ, Rahman sûresi 55/54. âyette mü'minlerin cennette astarları atlastan yataklara, yastıklara veya halılara yaslanacaklarını bildirmiştir. Esed, literal olarak çevirdiği bu âyette şöyle bir açıklama getirmiştir:

"Halılara (yahut "döşeklere / yataklara'', 18:31) uzanmak", mutlak bir istirahatın ve zihin dinginliğinin sembolüdür. Cen­netteki "halılar"ın atlastan dokunmuş olduğunun vurgulan­ması, muhtemelen, -halının örgüsünün normal olarak görül­memesi gibi- cennetin güzelliğinin derûnî, ruhî bir tabiatta olması sebebiyle dış görünüş ile herhangi bir ilgisinin olmadığı düşüncesini anlatabilmeyi amaçlamaktadır (Râzî)." (11) 

Görüldüğü gibi Esed, bu tekellüflü yorumunu da yine Râzî'ye izafe etmiştir. Ancak Râzî'nin bu âyetle ilgili izahları incelendiğinde, onun söyledikleri ile Esed'in söyledikleri ara­sında hiçbir ilgi ve alâka bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu düşündürücü durumu bizzat tahkik etmek için Râzî'nin âyet­teki mezkûr ifadeye ilişkin izahatını burada aktarmanın yerin­de olacağını düşünüyoruz:

 

__________________________

(10)  Bu bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, "Fahreddin er-Râzî", DİA, İstanbul 1995, XII, 95.

(11)  Esed, a.g.e., s. 1100 26. not.

 

"Müfessirlere göre "astarları atlastan halılar" ifadesi, buhalılar ya da yatakların son derece değerli olduklarına işaret eder. Zira, bu halıların astarlarının atlastan olması, dış yüzle­ rinin çok daha güzel olacağı anlamına gelir. Gözlerin fark ede­meyeceği kadar ince ve zarif bir ipek olan sündüsten... Bura­da bir diğer anlam boyutundan (vechün ahar ma'nevî) bahisle şunlar da söylenebilir: insanlar dünyevî, yaşantılarında ziynet­lerini gösterirler; fakat bu ziynetlerin iç yüzlerini dış yüzleri (kadar güzel) yapmazlar/yapamazlar. Çünkü onların amaçla­rı, ziyneti izhar etmektir. (Burada izhar edilen şey ziynetin dış yüzü olduğu için) iç yüzü görünmez. Dolayısıyla, sebep olmayınca sonuç da olmaz. İnsanların maksadı ziyneti sergilemek olduğu için, (sözgelimi bir elbisenin astarını) ipekten yapma ihtiyacı hâsıl olmamıştır. Ancak âhirette durum farklıdır; zira oradaki du­rum ikram ve ikramda bulunma esasına mebnidir. Dolayısıyla cennetteki halıların iç yüzleri de tıpkı dış yüzleri gibi olmalıdır. İşte bu yüzden, âyette cennet halılarının astarlarının atlastan olduğu (özellikle) zikredilmiştir." (12) 

Gelinen bu noktada denebilir ki Esedir] özellikle uhrevî mükâfat ve azapla ilgili yorumları, bâtınî olduğu kadar da gnostik karakterlidir. Bti kanaatimizi teyit etmek için. Yeni Eflatunculuk başta olmak üzere Mısır ve İran kökenli hermesizm, maniheizm gibi muhtelif din ve kültürlerdeki pek çok gnostik unsuru İslâmî terim ve kavramlarla meczeden Bâtıniyye-İsmâiliyyc fırkasının Kur'an'ın âhiret öğretisine ilişkin görüş ve yorumlarını Ebû Ya'kûb es-Sicistânî'nin el-İftihâr adlı eseriyle İhvân-ı Safâ'nın Risaleler'inde görüyoruz.

 

_____________________________

(12)   Râzî, Mefâtîhu'l-ğayb, XXIX. 127.

 

Bâtınîler'e kıyasla Esed tutarsızdır; çünkü, biraz önce armış olduğumuz muhtelif yorumlarından da anlaşılacağı [ibi, Esed bir yandan cehennem ve ateş azabını literal olarak anlamış veya aksi düşünceyi teyit edecek sarih bir beyanda lunmamış; diğer yandan da bu azabın çeşnisini ifade eden îm, gassâk vb. terimlere tamamen soyut ve sembolik anımlar yüklemiştir. Bu durum karşısında istifhâm-ı inkârı kabilden sormak gerekir: Cehennem diye bir mekânın ve bu akandaki ateşin nesnel gerçekliği kabul edildikten sonra, nı mekân içinde kaynar su, irin vb. azab türlerinin mevcudiyetini kabul etmek son derece makul değil midir? Yok eğer, dz konusu azap türleri soyut ve sembolik nitelikli ise, cehen­nem ve ateş de pekala sembolik değil midir? Cehennem ve ateşi hakikat, diğer azap türlerini mecaz olarak yorumlamanın tası nedir? Şayet bu konudaki temel kıstas Arap dili ise, d'in hâmîm, ğassâk, hûrun îyn vb. kelime ve kavramlara ediği anlamların Arap dilinde herhangi bir karşılığı mev­cut mudur?

Netice itibariyle, Esed, meâl-tefsirinin önsözünde, o dönemi Araplar'ın kullandıkları dilsel verileri esas ittia etmenin sağlıklı bir Kur'an çevirisinin en temel ön koşulu uğunu söylemiş; ancak mealinde bu prensibi sık sık ihlal iştir. Bu bağlamda, Kur'an kıssalarında geçen bazı irras ifadeleri, nüzul dönemindeki Araplara özgü dilde saklı yatan fikriyat ve hissiyat ile hiçbir ortak paydası bulunmayan bir dil ve yorum anlayışıyla ya büsbütün sembolik addetmiş, veya rasyonelleştirme çabası içine girmiştir. Esed aynı yorum anlayışını, uhrevî âlemle ilgili tasvirlerin yer aldığı âyetlere de tatbik etmiştir. Özellikle cennet ve cehennemle ilgili âyetlerde geçen bazı kelimelere, Arap dilinde hiçbir karşılığı bulunma­yan son derece keyfî anlamlar yüklemiş ve bunu da son dere­ce gelişigüzel kullandığı mecaz formülüyle izah etmiştir. Bu arada, konuyla ilgili pasajlardaki bazı kelimeleri hakikat bazı kelimeleri mecaza hamletmek suretiyle izahı oldukça güç bir tutarsızlık sergilemiştir.

Sözün özü, Esed'in bu çalışmaya konu olan yorumları tamamen bâtınî karakterlidir. Çünkü bu yorumlar;

I) öncelikle Arap dilinin imkan ve sınırlarını aşmakta,

 II) nüzul dönemindeki Araplara mahsus dildeki temel hissiyat ile uyuşmamakta

III) klasik tefsir literatüründeki beyan merkezli izahata mutabık olmamasına karşın Bâtınî-İsmâilî müelliflerin eser­lerindeki görüş ve yorumlarla büyük ölçüde bağdaşmaktadır.

M. Esed'in Kur'an Mesajını, vakti olup da inceleyen, uzman bir kimse asgari % 30 hata görecektir. Hata oranı %50'ye kadar da çıkabilir. Aslında az veya çok her âyetin mealinde hata var. Bu kitap, mahdut sayıda hata ile sınırlı olsaydı, notlarımızı alır, yayınevine veya mütercimlerine gönderir, mümkündür ki düzeltilmesine de vesile olurduk. Ancak Kur'an Mesajı'nın hatalarının düzeltilmesi, ciddi ça­lışan bir kimsenin en az iki senesini alır. Kimsenin o kadar vaktinin olduğunu zannetmiyorum. Birkaç makale çerçe­vesinde bile olsa uzman bazı dostların bu kitabın ilk çıktığı sıralarda kamuoyunu aydınlatmada ihmalkâr davrandıkları kanaatimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Bu kitabın ayıklanarak ıslahının mümkün olmaması, metindeki hataların dipnotlarla desteklenmesi, dipnotlarda geçmiş* ulemanın gülünç olmakla itham edilerek hakaret edilmesi, ehl-i kitabın kollanarak iltizam edilmesi, dilin ku­ralları unutularak ve zorlanarak âyetlere mânâ verilmesi, ıstılahların yok farzedilerek kale alınmaması, mucizelerin şefaatin, inkârı ve tevili, bunları yaparken âyetin bütünlüğünün bozulması ve bağlamından koparılması, âhiret ha­yatı ve ilgili konuların te'vili, meleklerinin yardımlarının te'vili, sağlam kaynaklara hayali atıfların varlığı, on dört asır­dır biriken kültürün bir kenara itilmesi, Kur'an'ın bütünlü­ğüne riayetin zaruriliğinden bahsetmesine rağmen, sık sık Kur'an'ın bütünlüğüne aykırı dipnotlar yazması, Kur'an'dan Tevrat'a zamir göndermesi, Hz. Muhammed s.a.'in geçti­ği yerleri sükut geçmesi, hadis tercümesi yapmasına rağ­men kaynaklarında hadislere az yer vermesi, kitabının ilk cildinin baskısının hataları sebebiyle basılan kitapların ya­yıncı kuruluş Rabıta tarafından fabrikaya hamur olmaya gönderilmesinin dikkate alınmayarak baskı yoluna gidilme­si, Mekke'ye giden yolda Osmanlı-Türk düşmanlığını işle­mesi sebepleriyle bu zata yüklendim, sorguladım. Ama yaptıklarını gördükçe yeterinden az sorguladığım kanaatin­deyim.

  

_________________________________________

Kur’an Düşmanı ve Tahrifatçısı : M. ESED

 
 

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?