Şuanda 29 konuk çevrimiçi
Üyeler : 1
İçerik : 2324
İçerik Tıklama Görünümü : 116648
JoomlaWatch Stats 1.2.7 by Matej Koval

Countries

64.6% 
31.3% 
2.9% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0.1% 
0% 
0% 

Visitors

Bu Gun  658
Dun  697
Bu Hafta  2015
Gecen Hafta  2126
Bu Ay  3298
Toplam  4584


Yazdır ePosta

M. ESEDin KURAN MESAJI - 2

 

15. Al-i Imran 50: "Ben Tevrat'tan günümüze kala­nın doğruluğunu tasdik etmek için geldim" anlamını verdi­ği âyet, "Tevrat'tan alınarak önümdeki kitaba aktarılanları tasdik etmek için geldim" manasınadır. Hiçbir mü'min gü­nümüze kalan Tevratı tasdik etmez.

 Hz. Musa'ya inen Tev­rat'a iman eder. Kur'an da  mevcut Tevrat'tan yapılan na­killeri de tasdik eder. Esedin bu anlayışından müslüman ümmetinin inancını dejenere etmek istediği anlaşılıyor.

16. Al-i İn ıran 55: Bu âyetin 45 nolu dipnotunda "Hz. İsa'ya saygı gösterenlere (yani onu Allah'ın oğlu olarak gören hıristiyanlarla, bir peygamber olarak kabul eden Müslüman­lara) olduğu kadar" derken şirke bulaşmış hıristiyanlarla, tevhid ehli müslümanları Hz. İsa'ya saygı gösterenler sınıfı­na koyuyor. Tabii bunun da âyetteki "Sana tâbi olanlar" ifadesinin yorumu olarak söylüyor.

Allah aşkına söyleyin: Hz. İsa'ya tâbi olmakla, İsa'yı Allah'ın oğlu kabul etmenin ne tür bir alâkası olabilir? Bir adama şaşırmış diyebilmek için bunun dışında nasıl bir sebep aranabilir? Bu Esed denilen adam İslâm'ı da, Kur’an'ı da tahrif ediyor.

17. Âl-i İmran 72. âyete "(Muhammed'e) inananlara günün başında vahyedilene inandığınızı söyleyin, daha son­ra geleni ise inkâr edin" şeklinde verdiği anlam hem eksik, hem yanlış. Bu âyette inananları "Muhammed"e inanan­larla sınırlayamayız. Bütün iman esaslarına inananlar ma­nasınadır. "Ahirahû" kelimesindeki zamiri en yakın olan

ıehâr"a göndereceği yerde, en uzağa göndermesi dil ku­rallarına aykırıdır. Ayetin mantığına da aykırıdır. Eğer "sonradan gelenleri inkâr edin" şeklinde anlaşılması gerekliydi, "günün başlangıcında" değil, "ilk inen âyetleri" diyebilirdi. Her türlü sözü en güzel zerafet ve incelikleriyle mu­hatabına ulaştıran Allah bunu da öyle yapabilirdi.

18. Âl-i İmran 83: "Onlar Allah'a imandan başka bir tikat mı arıyorlar?" ifadesi aslında "Onlar Allah'ın dinin­den başka bir din mi arıyorlar?" manasınadır. Bu iki ifade arasında da hayli fark var. Üç hak dinden bahseden bir za­tın bu tür mânâlandırmasını çok görmemek gerekir. Bu da fevkalâde fahiş bir maddî hatadır.

19. Al-i İmran 153: Bu âyetteki "gam, keder" ifade­si Hz. Peygamber s.a. ile ilgili değil, müslümanlarla ilgili, îu da bir maddî hatadır.

20. Âl-i İmran 167: Bu âyetteki "küfür" kelimesini irtidat olarak tercüme etmiştir. Halbuki inanan insan irtidat edebilir. Allah münafıkların inanmadığını 2/8'de be­lirtiyor. Bu sebeple buradaki "küfür" kendi mânâsına alın­malıdır. Bu da bir maddî hatadır.

21. Al-i İmran 179: Bu âyetin ilk cümlesinde, iki ta­ne maddî hata var. "Allah, mü'minleri sizin hakimi olduğu­nuz düzene terk etmeyecektir" tarzında ifade edilmesi ge­rekirken, "sizin hayat tarzınıza uymaya terk etmek Allah'ın dilediği bir şey değildir" şeklinde anlamlandırmıştır.

22. Nisa 154: Bu âyetin son cümlesindeki "galîz" ke­limesini "sağlam" olarak anlamlandırmış. Halbuki "ağır" mânâsına gelen bir kelime "sağlam bir taahhüt" ile "ağır bir taahhüt" arasında hayli fark var.

23. Nisa 171: "Ey İncil izleyicileri! Dininiz(in temeli olan hakikat)in sınırlarını aşmayın... (Tanrı bir) üçlüdür!" demeyin" âyetinden iki cümle aldım. Bütününe de siz ki­taptan bakabilirsiniz. İlk cümleyi doğru anlamak için 2/ 113, 5/68 âyetlerini doğru anlamak, Kur'an'ın bütünlüğü­ne riayet etmek gerekir. Allah bu âyetlerde hristiyanlığın ve yahudiliğin hiçbir dinî temele dayanmadığını söylerken 4/171'deki "din"i din mânâsına anlamak mümkün mü?

"Din"in başka mânâları da vardır. Burada "din" ceza ve sorumluluk manasınadır. Nitekim Kur'an'da başka yer­lerde de bu mânâda (bk. 12/76) kullanılmıştır. "Tanrı üçtür demeyin "i "(Tanrı bir) üçlüdür" demeyin haline getirmek neyin nesidir? Arapça ifadeden Esed'in söylediği mi çıkar? Tanrıyı üç veya onun ifadesiyle üçlü kabul eden şirke giren bir zümrenin inancına din demek mümkün mü? Ama Esed için mümkün. Çünkü rahatlıkla üç hak dinden bahsetmek­tedir.

Hak din üç müdür, bir midir? İslâmî kültürü, bile özümsememiş bir adam tefsir veya meal yazmaya kal­karsa, böyle ciddî hatalar yapar.

24. Mâide 68: Bu âyetteki "lestüm alâ şey'in" ifade­sini çevrenizdeki hoca efendilere bir sorun, "inançlarınızı sağlam bir temele oturtmuş olmazsınız" demek midir? Yok­sa "hiçbir temele dayanmıyorsunuz" demek midir?

25. A'râf 29: Bu âyetin ilk cümlesindeki "kist" keli­mesi "doğru" demek midir? Lügat açıp bir bakın, bu keli­menin böyle bir mânâsı var mı?

26. A'râf 124: Zamire merciî bulamayan, binlerce addî hata yapan, sahih kaynaklara hayali atıflar gönden bu zât, bu âyetteki "hilaf" kelimesine "döneklik" mânâsı vermektedir. Bu kelimenin muhalefet mânâsı vardır, uhalefet döneklik demek değildir. Bu kelimenin lügatta-birinci mânâsı çaprazlama demektir. Kullanıldığı her üç ette de yalın olarak kullanılmıştır, herhangi bir zamire uzaf değildir. Halbuki Esed, bir zamire muzaf olarak kulanıldığını kabul ederek mânâ vermiştir. Ayrıca da bütün el , ayakların kesilmesi çaprazlama kesilmeye göre daha gır bir cezadır. Hukukta da, dinde de, kolaylık ve tahfif rcih edilir. Geçmiş ulemanın anlayışı, Esed'in anlayışına öre daha hafif bir cezadır. Esed1 i bu konuda, taze müslüman müelliftir diye hoşgörsek bile, ona şıracı olarak şahitlik ienin, bu anlayışı tasdik edenin fikirleri, kültürü ve şahsıyla ilgili şüphelerimiz artıyor.

27. Tevbe 12: Bu âyetteki "eimmeteTküfr = küfrün erleri" ifadesine "(Kendi) andlarına saygısı olmayan bu dakatsizlik timsali kimseler" mânâsı vermiştir. Verdiği bu mânâya da, Tac'ül-Arûs isimli muteber lügati gösteriyor. Lügatin söylediği başka, Esed'inki başka. Esed, kendi yo­rumuna hayâli bir atıf yaparak, okuyucuya desteği olduğu zannını veriyor. Bahse konu kelimelerin ikisinde de maddî hata var. Küfrü.de yanlış anlamlandırıyor. Ayrıca âyetin devamı Esed'in anlayışını nakzediyor.

28. Yusuf 36: Bu âyetteki "hamr" kelimesine "şa­raplık üzüm" mânâsı vermiştir. Üzümü anladık da, şarabı nereden çıkarıyor. "Hamr"ın Arapça'da üç ayrı anlamı var.

a) Üzüm, b) Üzüm suyu, c) İçki. Kur'an'da "hamr" bu üç anlamda da kullanılmıştır. Bir kelimeyi, bir ifadeyi helâ­le hamletmek varken, içine haramı da karıştırmanın hiçbir mânâsı yok.

29. Yusuf 41: Bu âyetteki "yeskı rabbehû hamrâ" ifadesinin "efendisine (Kral'a) içki sofrasında şakilik yapa­cak" şeklinde anlamlandırmıştır. Bu ifadeyi: "Efendisine üzüm suyu sunacak" şeklinde anlamak daha doğru olur. Çünkü metinde "içki sofrası" ifadesi yok. Ayrıca, "hamr" üzüm suyu mânâsına da kullanılıyor. Geçmişte de, bugün de, Arap âleminde meyve suları, içkiden fazla kullanılıyor­du. Bu metinden, Allah'ın peygamberine içki sofrası, içki ikramı yorumu yaptırma mecburiyeti de çıkarılmasına ge­rek olmadığı görüşümü de belirtmeliyim.

30. Ra'd 31: Bu âyetin ilk cümlesindeki "Kur'anV ilaâhî bir metin haline getirmiş. Evet, Kur'an ilâhî bir me­tindir ama, ilâhî metinlerden biridir, sonuncusudur. Bu cümlede iki defa Kur'an ifadesi kullanılması gerekirken, hem Kur'an'ı yok saymış, hem de kullandığı ifade ile diğer kitapları da çağnştırmıştır. Şimdi bu zatın samimiyetinden şüphe etmekte hakkımız var mıdır, yok mudur? İlk ya­zımdaki eleştirilerim ağır sayılabilir mi?

Ayrıca Kuranda 17 yerde (12/2, 13/31, 20/113, 39/ II 41/3, 4, 42/7, 43/3, 72/1, 75/17, 18, 10/15, 61, 17/78, 36/69, 56/77, 85/21) geçen "Kur'an" ifadelerini ya ilâhî letin veya ilâhî hitabe şekline sokmuştur.

31. Nahl 126: Bu âyetin ilk cümlesindeki, "âkabe", "tartışmada zora başvurmak" mıdır, yoksa, yapılan bir sal­dırıya aynıyla mukabelede bulunarak cezalandırmak mıdır?

ki da maddî hata değil midir?

32. İsra 16: Bu âyetteki "emarnâ mütrafîhâ"yı "top­unun refaha gömülmüş seçkinlerine son uyarılarımızı ya­parız" şeklinde anlamlandırmıştır. "Emera"ye uyarı iletme anlamı lügatlardaki mânâ mıdır, tefsirlerdeki mânâ mıdır?

laddî hata sayılmazsa, ne sayılacağını siz söyleyin.

33. İsra 71: Bu âyetteki "imam" kelimesine "davranışlara yön veren bilinçli eğilimler, seciyeler" mânâsını ver­iştir. Kur'an'ı muhayyel mânâlarla doldurmuştur. Hiçbir

lügatin, hiçbir tefsirin vermediği, vermeyeceği bir mânâ. 5u da maddî hata değilse nedir?

34. Enbiyâ 107: Bu âyetteki "rahmet'i "rahmet işa­reti" olarak anlamlandırmıştır. Rahmet ile rahmetin işareti )lmak arasında fark vardır. Ayetteki mânâyı daraltmıştır. iz. Muhammed âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir,

rahmetin işareti olarak değil. Rahmeti, rahmetin işareti alarak manalandırması, yahudilerin hâlâ Mesih beklentisi içinde olması sebebiyledir. Onlar gelecek Mesihi rahmet saymaktadırlar.

35. Hac 19: Bu âyetteki "hâ-mîm"i "yakıcı umut­suzluk" olarak mânâlandırmıştır. Bu da Esed'den muhayyel

bir mânâ. Lügatlarda böyle bir mânâ yok. Bu da maddî bir hata.

36. Hac 78: Bu âyetteki "size müslümanlar ismini verdi" ifadesi ile ilgili Esed'in ve Hocaoğlu'nun (İslamoğlu) fikirlerine katılmak mümkün değil. Esed bu ifadeyi "kendi­lerini yürekten Allah'a teslim edenler diye isimlendiren O'dur" şeklinde anlamlandırıyor. Babanızın size "Nebi" adını verdiğini söylediğiniz zaman Nebi adı konulan şahsı peygamber olarak mı anlıyoruz? Ebubekir İslamoğlu dedi­ğiniz zaman Ebubekir'i, Bekirin babası, Islâmoğlunu da kendini yürekten Allah'a teslim edenin oğlu diye mi dü­şünüyorsunuz? Kullandığımız kelimelerin içeriğinde, o mâ­nâlar olabilir. Müsemmasına uygun isimler konabilir. Biz tefsir yazarken o mânâya da işaret edebiliriz. Fakat meal ve tercüme sözkonusu olduğu zaman konan ismi zikretmek mecburiyetindeyiz. Allah, Hz. Adem'den bu yana peygam­berlerini tebliğ ile görevlendirdiği dinin adını İslâm koymuş­tur. Bu alem-özel isim olmuştur. Bu alem-özel ismi çekip sündürerek başka isimler altında toplumda tutunmuş inançları bunun içine sokmaya çalışmak iyi niyetle, samimi müslümanlıkla bağdaşır mı? Murat Hoffman, 3 Ocak 1999 Zaman'daki yazısında İslâm'ın sündürülerek içine diğer din­lerin de konmasının çok açık bir şekilde savunmaktadır. Kur'an'da geçen İslâmî ıstılahlar daha peygamber zama­nında ıstılah haline gelmiştir. Aynı kelimeler defaatle ha­dislerde kullanılmıştır. Hocaoğlu (İslamoğlu) gibi, zekâtın, sadakanın daha o günden ıstılahlaştığını diğerlerinin ıstılahlaşmadığını kabul etmek akıl ve mantık işi midir? Tarih, siyer, kültür ve sosyoloji bilgisi eksikliği midir? Allah indinde tek din İslâm'dır, dediğiniz, zaman, sosyolojik mânâda din sayılan birçok inanç sistemini din kabul etmemiş oluyorsu­nuz. Yoksa onlar da din mi? Esed'in anladığı şekilde düşün­düğümüz zaman, acaba onlarda da bu özellik var mı, bu çerçeveye dahil edeceğimiz din var mı diye düşünüyorsu­nuz. Dolayısıyla müslümanın kafasında, gönlünde tereddüt doğuruyorsunuz. Nitekim, bu türlü anlayışlarına dayanarak Esed, Ateş, Öztürk, Bayraklı, Hoffmann ve benzerleri İs­lâm'ın dışında hak dinlerden bahsetmektedirler. Bu düşün­ce, dindar entelektüeller arasında hayli yaygın hale gelmiş­tir. İslâm'ın tekliğinin, değerinin farkına varamayan zavallı­lar, gelecekte çocuklarının, milletlerinin ve ülkelerinin bu fitne ateşiyle yandığını göreceklerdir. İslâm ümmeti içine atılan bu fitne ateşi tezelden söndürülmelidir.

37. Mü'minûn 6: Esed'in bu âyeti: "Eşleri yani [evlilik yoluyla] meşru olarak sahip oldukları insanlar dışında" .şeklinde ifadesi, dil kurallarına da, İslâm'ın getirdiği siste­me de aykırıdır. "Ezvâç" kelimesi yani ile açıklanmaya ihti­yaç duymayacak kadar açıktır. uEv" yani mânâsına değil, veya manasınadır. Köşeli parantez içindeki "evlilik yoluy­la" ifadesinin böyle bir metinde kesinkes yeri yoktur. Çün­kü evlilik yoluyla olanlar hanımlardır. Meşru olarak sahip ol­dukları "insanlar" değil "kadınlardır." İnsanlar dediğiniz zaman, bu ifadenin nerelere götürüleceğinin önüne geçemez­siniz. Hocaoğlu, "ve"ye veya "vav"a sekiz mânâsı verenin ev"e "yani" mânâsı verilmesinin çok görülmemesinin gerektiğini söylüyor. Doğrudur, ben 39/73. âyette "vav"a semânâsı verdim. Bu âyetle ilgili dipnota yazılmak üzere tlarımı da vermeme rağmen sehven bu kaynak yazılmamış. Bu bilgiyi, Ümmül-Kurâ Üniversitesfnin neşrettiği ecelletü Ma'hed'il-Lügatil Arabiyye'de 1984-1404   yılı

ikinci sayısında, Arap Edebiyatı Doktoru es-Seyyid Rızkud Tavil'in "Vav'ûs Semâniye" isimli 23 sayfalık makalesine dayalı olarak o âyete ilave ettim.

38. Şuarâ 58: Bu âyet atıf vavı ile 57. âyetle bağlan­tılıdır. "Künûz" zenginlik değil, hazinelerdir. "Makam" da sıfat değil, idarecilik makamlarıdır. "Yoksun bırakmak" da değîl, çıkarmak, ayırmaktır. Bunlar da maddî hatalardır.

39. Sebe' 10, 11: Esed, 10. âyetteki "hadîd"i "Da­vud'un sertliği ve katılığı" şeklinde anlıyor. Bu âyeti böyle anladığı için de 11. âyeti: "Güzel şeyleri çokça, hiçbir sınır gözetmeden yap ve onların düzenli akışına derin bir anlam kazandır" şeklinde anlamlandırıyor. Başlangıç noktanız yanlış olursa, vardığınız nokta başlangıç noktasına göre da­ha uzaklara düşer. Burada "hadîd" demir demektir. Hz. Davud'a demirin yumuşatılması öğretilmiştir. "Sâbigât" bütün bedeni koruyacak uzun ve geniş zırhlardır. "Ve kad-dir fisserdi"nin ise iki mânâsı vardır: Birincisi zırh parçaları­nı ve halkalarını ölçülü yapmaktır, ikinci mânâsı ise, zırh imalatını içine alacak şekilde Hz. Davud'un günlük çalış­malarını planlamasıdır. Bunu, çok bilmiş Esed'in hangi noktalara götürdüğünü görüyorsunuz. Atarak, yakıştırarak meal mi, tefsir mi yazılır? Bunun savunulacak, tavsiye edi­lecek tarafı mı olur?

  

_________________________________________

Kur’an Düşmanı ve Tahrifatçısı : M. ESED

 
 

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?

Necmettin Erbakan İsrail ile Kaç Askeri Antlaşma imzaladı?